Yazılıkaya'da Eti’lerin (Aith’ler= Eth’ler=Yanık’lar) Kem (Khem) Sembolleri

Yazan Fırat Düzgüner

All Rights Reserved. Copyright ©  www.hermetics.org ve Fırat Düzgüner 2009

KONUYLA İLGİLİ DİĞER YAZILAR:

Tarih Yeniden  Yazılacak Mı?

İLGİLİ KİTAPLAR

Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz Gene Matlock

Tarih Türkler'de Başlar -

Hulki Cevizoğlu

Köken Atatürk Ve Kayıp Kıta Mu 2 - Sinan Meydan

Türk Tarih Tezi ve Mu Kıtası -

Kemal Sinanoğlu

Agarta'dan Ergenekon'a Büyük Türk Bilgeliği -

Burhan Yılmaz 

 

TABLET I

“Ben DJEHUTİ, Atlantea’nın[1] gizemli gücü,

  …

 Şimdi bir süre için yeniden düştüm ışığa,[2]

 ve KHEM’in[3] insanları

 beni asla bilmeyecekler.[4]

                            Zümrüt tabletleri (Mısır).[5]

Anadolu topraklarında prehistoryen ve arkeologlarımızın yaptıkları kazılar, disiplinli ve kusursuz uygulamalarıyla, tüm dünyada takdirle karşılanmaktadır. Doğrusu, son derece titizlikle gerçekleştirilen, kuşkusuz bir o kadar da bilimselliğinden şüphe duyulamayacak araştırmalar, ülkemizin bilim dalında kaydettiği övünç kaynaklarından biridir.  

Yazılıkaya kutsal alanının genel planı (www.atamanhotel.com/whc/hattusa-yazilikaya.html-14k).

Ancak, belli bir alanın sınırları içinde yapılan Prehistorik, ya da Antik Anadolu halklarına ait kazılardan başımızı kaldırıp, şimdiye dek yapılmış ve sonuçları yeteri kadar elde edilmiş belgeler çerçevesinde, olaya “Dünya Arkeolojisi” bağlamında bakmamızın zamanı gelmiştir. Neredeyse orta eğitim öğrencilerinin bile kavrayabildikleri sonuçların, bundan böyle bilim adına pek kazanç sağlayacağı kanısında değiliz. Bu kültürlere ait yapılacak yeni kazılar, bir takım küçük farklılıklar gösterse de, kökende değişmeyen çekirdek bir yapının tam anlamıyla ortaya çıkarılmış ve artık olgunlaşma evresine girmiş olduğu kanısındayız. Oysa, özellikle yabancıların yaptıkları kazılar üzerinde ayrıntılı araştırmalardan kaçınmamız nedeniyle, yakın bir gelecekte tarihin omuzlarımıza yükleyeceği kuşkusuz olan ağır sorumluluğu, kaldırabileceğimizi sanmıyoruz. Bu nedenle, bundan böyle başımızı gömdüğümüz açmalardan çıkarıp, teknolojinin her türüne sahip olduğumuz günümüzde, şimdiye dek toplanmış tüm belgelerin de yardımıyla, dünyaya şöyle bir tepeden bakmamızın, karşılaştırmalı analizlere girişme zamanının geldiğine ve bunun gerekli olduğuna inanıyoruz. Yine inanıyoruz ki, üzerlerinde oynamalar yapılmış, çarpıtılmış arkeolojik ya da tarihsel gerçekler ne kadar örtülüp bastırılsa da, eninde sonunda ortaya çıkacaktır. Bize göre asıl ve asli görevimiz, gelecek genç kuşaklar için, bu süreyi olabildiğince kısaltmak olmalıdır.  

Eti’lerin son derece görkemli, günümüz insanının bile gözlerini kamaştıran Yazılıkaya kompleksi ve kaya kabartmalarının bulunduğu alan beş bölümde toplanmış. Bunlar sırasıyla şöyle:

  1. Kaya kabartmalarıyla süslü Büyük galeri: Burada toplam 63 Eti tanrısının betimlemesi yer almaktadır. III. Hattuşili tarafından İÖ 1275-1250 yılları arasında inşa edilmiş.
  2. Küçük galeri:  Kraliyet ailesine ait, ölü kültü ile ilgili resmi tören bölümü. Bize göre, Büyük tufanda ölenler ve büyük göçle ilgili külte ayrılmış kısımdır. Büyük olasılıkla IV. Tudhaliya (İÖ 1250-1220) tarafından inşa edilmişti.
  3. III. Hattuşili tarafından inşa edilen ve yolu “D” kodlu tapınağa ulaşan abidevi giriş kapısı.
  4. III. Hattuşili tarafından inşa edilmiş tapınağın ana binası.

E.      Küçük galeriye geçit veren giriş. IV. Tudhaliya tarafından inşa edilmiştir.

Küçük galeriden genel görünüm. Dick Osseman, Netherlands, 2004. (www.pbhase.com/dosseman/yazilikaya).

“Neden ‘Hititler’ değil de ‘Eti’ler’ ?” sorusu üzerine söylenecek bir şeylerimiz var.  Yabancı bilim adamları, başlangıçtan beri Eti’ler (Aith= Yanık → Eth) olarak bildiğimiz Anadolu halkının adını Hitit’ler olarak değiştirdiler ve biz, bugüne dek bunu kabullendik. Eti adı, niçin kullanılması yasaklanmış bir isim oldu? Nedenleri, aşağıdaki belgeler çerçevesinde saptamamız olasıdır.  

Eti’lere ait önemli bir yerleşim yeri olan Boğazkale (eski, Boğazköy- Ha-at-tu-ša- Hattuša; Hattusa-Hattuşaş), Çorum İli’ne 82 km uzaklıkta. Yazılıkaya ise buranın 2 km kuzeydoğusunda yer alıyor. İlk kez 1834 yılında Charles Texier tarafından keşfedilen kutsal alanı Texier, Medes’in Pteria olarak bilinen şehri zannetmiş. Kaya kabartmalarıyla bazı görünür kalıntılar ve ilk kaba plan, yine Texier tarafından yapılmış. İlk açmalar ise, Ernest Chantre tarafından 1893-1894’te gerçekleştirilmiş. Geç Eti İmparatorluk çağının başkenti olan Boğazkale’deki kalıntılar, genel kapsamda Geç Bronz çağına, yaklaşık olarak İÖ 1200’lere tarihleniyor.

 

 

Tanrılar geçidi olarak tanımlanan kabartma. Bize göre buradaki figürlerin işleniş tarzı, diğerlerinden farklıdır. Sağ baştaki figürden itibaren, art arda, ayakları öndekinin koltuk altlarından geçmek üzere, her iki kişi kucaklarında bir ölüyü taşımaktadır. Toplu ölümler, büyük olasılıkla Büyük tufan sırasındaki felakete işaret etmektedir. (www.uned.es/.../HITITAS/yazilikaya-swordgod.gif).

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tanrı Teşup, dağ tanrıları Nanni ve Hazzi’nin üzerinde tasvir edilmiş.[6] Karşısında Hepat, Seri ve Huri adındaki iki kutsal boğanın üzerinde yer alıyor.  Hepat’ın sağında oğlu Sarruma ise, bir panter üzerinde betimlenmiş

(www.uned.es/.../HITITAS/yazilikaya-swordgod.gif).

 

 

 

 

 

 

Eti pantheon’una ait kutsal alanın İÖ 15. yüzyıldan itibaren kullanıldığı sanılmaktadır. Ancak kaya kabartmaları, IV. Tudhaliya ve II. Şuppilulima, yani 13. yüzyılın geç dönemlerine tarihlenmiş.

Açık hava tapınağı şeklindeki kayalık alanda yer alan Büyük galeriyi (A) çevreleyen kaya-duvarların yüzeylerindeki toplam 63 kabartma figürden, batı duvarındakiler tanrıları, doğu duvarındakiler ise tanrıçaları canlandırmaktadır.

Kayalara hak edilerek yapılmış iki sıra halindeki figürlerden biri dışında tümü, tıpkı Mısır sanatında olduğu gibi profilden betimlenmiştir. Her iki sıranın birleşim yerinde Eti tanrısı Teşup ile tanrıça Hepat’a (Kybele)[7] yer verilmiş. Teşup, Eti’lerin hava tanrısıydı. Tanrı, Eti’lerin dağ tanrıları Nanni ve Hazzi’nin; tanrıça Hepat ise iki kutsal boğası olan Huri ve Şeri’nin üstünde tasvir edilmiştir. Hepat’ın sağ arkasındaki oğulları Sarrumayı ise, bir panterin üzerinde görüyoruz. Burada tanrı Teşup, Hepat ve Sarruma’nın, kutsal bir üçlü oluşturduğu anlaşılıyor. Büyük galerideki en görkemli kabartma ise, doğu duvarında yer alan kral IV. Tudhaliya betimlemesidir.  

 

 

 

 

 

Doğu duvarında yer alan kral IV. Tudhaliya’a ait büyük kabartma. Yüksek dağ sembollerinin üzerinde betimlenmiş.  Kral, sağ eli üzerinde, hâlâ unutulmayan Kem’in sembollerini saygıyla taşıyor. Sol elinde, thyrsos ve şalının altından ucu görünen çifte balta var[8]. a.(www.pbhase.com/dosseman/yazilikaya).

b.(www.uned.es/.../HITITAS/yazilikaya-swordgod.gif).

 

Küçük galeride de (B) kabartma tasvirler yer almaktadır. Bu galerinin girişi ayrıdır. Hemen giriş kısmında, kanatlı ve aslan başlı bir grifon figürü bulunuyor. Buranın, olasılıkla ölümünden sonra tanrılaşacağına inanılan IV. Tudhaliya’a adanmış bir galeri olduğu ileri sürülmüştür. Buradaki betimlemelerinden birinde kralı, tanrı Sarruma’nın himayesi altında korunup sakinleştirilirken tasvir edildiğini görüyoruz.

 

 

A= Tanrı Sarruma, Kem’in kutsal sembollerini sağ elinde tutuyor; 1= Ana  Vázquez Hoys’un “A” sembolünü değerlendirme şeklil; B= Sarruma, Kem’in ayrıntılı sembollerini, ona duyduğu saygı nedeniyle sırtında taşıyor; C=  Kral IV. Tudhaliya’nın koruyucu tanrısı Sarruma, Büyük tufan gibi felaketlerden hem kralı ve hem de Kem sembollerini korumak üzere krala sarılıp onu himayesi altına almış, korkmamasını, Kem’in kutsal hayvanları akbaba ve kobrayı koruyup kollayacağını, sembolü sağ elinin üzerinde tutarak ona gösteriyor. a. (www.pbhase.com/dosseman/yazilikaya).

b. (www.uned.es/.../HITITAS/yazilikaya-swordgod.gif).

 

 

Bu galeride yer alan üç niş’in, Eti kral ailesi ölülerinin, kremasyon sonrası oluşan küllerine ait urne’lerin konduğu kutsal yerler olduğu ileri sürülmektedir. Ancak, Troia’ya (Eti’ler döneminde Willusa, Willion, Illion, Troia, Troy) benzer şekildeki kremasyonun (koimeterion-cremation) Eti’lerde de süregelen geleneksel varlığı, Uzak Doğu’da İÖ 4000-3500’lerde meydana gelen Apollon karneios (Marduk) olayıyla ilgilidir ve her iki kavmin köken birliğine işaret eder. İnsanlık tarihinin bu en büyük felaketinde, volkanik lavlar ve Marduk’tan yeryüzüne yağan ateş toplarıyla yanan, yarılıp çöken topraklara gömülen insanlar, daha sonra oluşan Büyük tufan (Nuh tufanı) sularının içinde sürüklenmiş, böylece geride kalan canlı insanların da büyük oranda ölümlerine neden olmuştu.[9] Uzak Doğu kökenli tüm toplumların atalarının şahit olduğu ve o zamandan beri dilden dile genç kuşaklara ulaşan bu olaylar silsilesinden etkilenmemek olanaksızdı. Geçmişlerine, dolayısıyla atalarına son derece bağlı olan bu toplumların, ölülerini yakmalarıyla birlikte, geçmişteki bu olaya ilişkin olarak yeni ölüyü dualarıyla birlikte uğurlarlarken, bu faciaya de gönderme yaptıkları açıktır. Günümüzde, Batı ülkelerinde bireysel olarak, ya da bazı ailelerin özel istekleriyle, ama özellikle Uzak Doğu’da hâlâ daha devam eden kremasyon adetinin, Mezoamerikan kültürlerinde Maya, Aztek ve İnka’ların Ateş tapınaklarında;[10] İstanbul’da Byzantion, Geç Roma ve Bizans;[11] İtalya’da Etrüsk, Roma; buradan İngiltere ve İrlanda’da Kalkolitik dönemden, yer yer Orta Çağ başlarına kadar süregelmesi, bu doğa üstü facianın insanları ne denli etkilediğinin açık göstergesidir.

 

Amerika’daki Gog (Yecüc-G) ve Asya’daki Magog (Mecüc-M) fay merkezlerinden, dünyaya yayılan fay hatları.

(www.dakhi.com/somen411.phb-140k). Uyarlama.

 

Eti’lerin mitolojisinde geçen ilgi çekici bir masal, bizleri zaman zaman gülümsetmiştir. Ancak, bölgenin coğrafi ve tektonik yapısı dikkate alındığında, daha ilginç bir gerçek ortaya çıkmaktadır. Pasifik okyanusu haritalarına genel kapsamda göz atıldığında, Gog ve Magog fay merkezlerinin yer aldığı, Asya’da Okhotsk denizine bakan Shelikhov körfeziyle, Amerika’daki Alaska körfezlerinin bir öküzün boynuzlarına benzediğini görüyoruz. Daha dikkatlice baktığımızdaysa, Eti’lerin Avustralya’yı, öküzün burnuna benzettikleri anlaşılıyor. Mitosta anlatılmak istenen, Boynuzların ucunu oluşturan her iki fay merkezi harekete geçtiğinde, yani onların deyimiyle, öküz boynuzlarını oynattığında dünyayı bekleyen olağanüstü felakettir.[12] Eti’ler, bu müthiş facianın deneyimini yakın geçmişlerinde yaşamışlardı. Mitosun, Eti’lerin geldikleri toprakları işaret etmesinin yanında, bizler anlamayıp gülüp geçsek de, olası çok daha büyük bir faciaya dikkat çekerek, gelecek nesilleri uyarmak için ortaya atıldığı anlaşılıyor.

 

Eti Öküzü: 1= Asya; 2= Asya’daki Magog fay merkezi; 3= Amerika kıtası; 4= Amerika’daki Gog fay merkezi; 5= Endonezya adalar grubu; 6= Avustralya; 7= Boynuzlarını oynattığında dünyayı sarsacak olan Eti öküzü (Tüylü kotuz).[13]

Harita: (cache1.assetcache.net/xc/dv069047.jpg?v=1...)

Boğa: (www1.istockphoto.com/file_thumbview_approve/4...). Uyarlama.

 

Aynı olaya benzer biçimdeki tasvirlere Anadolu mitolojisinde rastlamamız ilgi çekicidir. Gaziantep İli, Nizip İlçesi, Belkıs Köyü sınırları içerisinde ve Fırat nehri kıyılarında keşfedilen Zeugma Antik kentindeki mozaikler, neredeyse Rönesans dönemi sanatçılarının ellerinden çıkmış gibidir. 1. ve 2. yüzyıllar arasına tarihlendirilmiş iki mozaik, Fırat nehrinin (Euphrates) babası ve annesi olarak kabul edilen tanrı Okeanos’la dişi Titan’ların sonuncusu tanrıça Tethys arasındaki kavgayı ifade etmektedir. Kavganın nedeni, Okeanos sularının taşması ve nehirleri temsil eden Tethys’in tüm akarsularını kaplayarak (Nuh tufanı) onları yok etmesidir.[14] Daha sonra Okeanos suları geri çekilir ve nehirler (Tethys) tekrar ortaya çıkar (Nuh tufanı sonu). Mozaikteki betimlemede, her iki tanrının okyanus içinde gösterildiğini, çeşitli deniz canlılarıyla birlikte tasvir edilmiş olmalarından anlıyoruz. Tethys’in saçları tam ortadan ikiye ayrılmış ve iki yandaki taraksı atrübüsüyle tasvir edilmiştir. Bunlar, Amerika’daki Gog ve Asya’daki Magog fay merkezlerinin, Pasifik okyanusunun yaklaşık olarak orta kısımlarında, iç içe geçmiş iki elin parmakları, ya da yine iç içe geçmiş tarak dişlerine benzer biçimindeki görüntüsünü ifade etmektedir. Aralarındaki yılan tasviri, Tethys’in solundadır. Yani bu yılan, ikizlerden (Eti’lerde İkiz tanrıçalar) Asya’daki Magog fay merkezini temsil etmektedir. Burada, olayın Gog’dan değil, Magog fay merkezinden, yani Asya’dan kaynaklandığı anlatılmak istenmiş. Okeanos’un saçları arasında, iki yana doğru uzanan çift istakoz tasviri ve sağ omzuna dayadığı bir gemi dümeni var.  Sağ alt köşedeki betimleme, yunus balığı şeklinde algılanmış. Ancak hayvanın, sola doğru uzanan ön bacakları, başının tepesindeki boynuzu ve üzerine binmiş olan Eros’un elindeki kırbaç, bunun saldırgan bir hayvan, yani boğa olduğuna işaret ediyor. Bize göre Eros, her ne kadar karakteriyle uyuşmayan kırbaçla görüntülenmiş olsa da, sevgisiyle bile sakinleştiremediği boğayı, sonunda kırbaçlayarak durdurma, Okeanos’la Tethys’in arasını bulma uğraşı içindedir. Boğa tasvirinin buradaki varlığı ve Eros’un öfkeli boğayı sakinleştirme çabası, doğal ki bizlere, Eti’lerin Pasifik okyanusu ve simgesel olarak ortaya attıkları boğa betimlemeleri hakkındaki uyarılarını hatırlatmaktadır.[15]

 

 

Zeugma’dan, 1.-2. yüzyıllara ait iki mozaik. Her iki mozaikte de Okeanos’la Tethys’in, Büyük tufan sırasındaki kavgaları betimlenmiştir.

(www.gap.gov.tr/.../D8142000/Resim/zeug5.jpg).

Ele geçen diğer bir mozaik, tıpkı ilkine benziyor. Bu kez aralarında, Gog ve Magog’u temsil eden ikiz yılan betimlemesi var. Bunlardan soldaki, sola (Asya), sağdaki ise sağa (Amerika) bakarlarken gösterilmiş. Panonun arkasında, elindeki üççatallı asası ve tüm görkemiyle Poseidaon, gümüş renkli çift atın çektiği altın arabasıyla, büyük olasılıkla arabuluculuk için dörtnala Okeanos ve Tethys’e doğru gelmektedir. Panonun sol üstüne yerleştirilmiş ahtopotla bunun altındaki yunus balığı, diğer yerlere serpiştirilmiş istakoz, yılan balığı ve diğer büyük balıklar, buranın Fırat nehrini değil, okyanusu tasvir ettiğini açıkça göstermektedir.[16]

 

Küçük galerideki betimlemeler

 

Küçük galerideki en önemli olay, makaleyi ele almamıza neden olan kabartmalardır. Buradaki betimlemelerin, Kılıç tanrısıyla, geçit töreninde yer alan diğer 12 tanrıya ait olduğu savlanmaktadır. Hiç kuşkusuz iddianın, art arda dizili Eti askerlerinin, tören geçidi olarak tanımlanmış kılıçlı (bize göre kalıç’lı= orak) tasvirlerinden kaynaklandığı anlaşılıyor.

 

IV. Tudhaliya’yı koruması altına alan tanrı Sarruma tasvirinde, tanrının elini uzattığı önündeki ve arkasında sırtında taşıdığı sembollerin yorumu, hem bilimsel açıdan ve hem de özellikle biz Türkler için son derece önemlidir. Zira Anadolu’ya gelişimizin ilk tarihini vermese de, ilk gelişimizi 1071 Malazgirt savaşına bağlayan tüm tarihçilerin yanılgılarını açıkça ortaya koymaktadır.

A= Tanrı Sarruma’nın, sağ eline tuttuğu sembol: 1. Tanrının eline sarılı bez, ya da akbaba (Nekhbet) veya kobra yılanlarını beslemek üzere uzattığı yem; B= En üstte, doğu ve batı olmak üzere ortadan ayrılmış tanrının gözü.[17] Bunun altında, semboldeki akbaba kanatlarını iki yöne açarak kapsadığı alana (batıdan doğuya-Taklamakan’dan Pasifik adalarına) işaret ediyor. Boynundan ve sağ koltuk altından çıkan iki kobra yılanı (kutsal İkiz yılanlar-Wadjet), sol bacağından sarılarak aşağıya kadar iniyorlar. Birinin başı iki bacağının, diğerinin başı ise akbabanın sağ ayağından sola doğru uzanıyor. Yani, sembolün ayaklarındaki, Hoys’un çizdiği gibi çarık değil. Akbabanın pençeleri özellikle sağ ayağının pençe uzantılarında belirgin; C= İşçiliğin oldukça zor olduğu dar alanda, tanrının sırtında taşıdığı sembollerde, ortadaki dağ tanrısının (yukarıdaki Tudhaliya’nın büyük kabartmasındaki sembolle karşılaştırınız) solunda yine akbaba, sağında ise birbirlerine sarılıp kenet olmuş ikiz kobra yılanları (Amerika ve Asya’daki Gog ve Magog fay merkezleri) yukarıdan aşağıya doğru inip tabanda bir öbek oluşturmuşlar. Öbeğin sol ve sağında görülen başlarının doğuya bakıyor olması, fay merkezlerinin buranın doğusunda olduğunu gösteriyor. Sahne, iki yandaki İonik nizamdaki sütunlar ve üstte akbaba baş ve kanatlı Güneş kursu ile sınırlandırılmıştır. Akbabanın ortadaki dağ tanrısına uzanan ayakları, aşınma nedeniyle tam olarak anlaşılamıyor. Ancak bunlar da, yılanbaşı şeklinde süslenmiş olabilir? (Dick Osseman, Netherlands, 2004).

 

Sarruma’nın önündeki sembol: Kabartmada tanrı Sarruma’nın, ya bir beze sarılı, ya da kutsal akbaba ve ikiz yılanlara (Gog-Magog) sunulmak üzere sağ elinde tuttuğu yemi, yüzü hizasındaki sembole uzatmış olduğu görülüyor (A). Sembol, ortadan ayrılmış durumdaki bir çemberden oluşmaktadır. Çember, tanrının gözüdür (tanrının gözü, Ra’nın gözü= utchat, okulus-oculus, Tarım havzası). Çemberin sol yanı, tanrının gözünün sol tarafını, yani batısını koruyan akbabayı (Mısır’da Nekhbet-Keşiş akbaba); sağ tarafı ise, gözün sağ yanını (doğu) koruyan kobra yılanını (Mısır’da Wadjet-İkiz yılan, Naja naja oxiana) temsil etmektedir. Gözün hemen altındaki iki yana taşmış çıkıntılar, kollarını yana açmış bir insan figürünü değil, akbabanın kanatlarını betimlemektedir. Figürün sağ ve sol ayaklarında birbirlerine sarılmış İkiz yılanların (oxus), başlarını akbabanın pençe uçlarından çıkararak sol tarafa doğru baktıkları gözlerden kaçmamaktadır. Yani Eti kartalı, aslında çift başlı bir kartal değil, sola bakan başı akbaba, sağa bakan ise iki ayrı kobra yılanının, yani kutsal İkiz yılanların başlarıdır. Dolayısıyla bu sembol, doğrudan Orta Asya’daki Kem, yani Tarım bölgesinin (Taklamakan çölü) sembolüdür.

 

Sarruma’nın sırtında taşıdığı sembol

Sarruma’nın diğer sembolü sırtında taşıması, onun bu ambleme karşı olan saygısıyla birlikte, buranın artık geride (doğu) kaldığını, dolayısıyla Eti’lerin göç yönlerine işaret etmektedir. Sembol, içerdiği betimlemelerle son derece dikkat çekicidir. Tasvirin ortasında, dağ tanrılarından Nanni, ya da Hazzi yer almış. Bunun sol tarafında, tanrının gözünün koruyucusu akbaba; sağ tarafında ise birbirine sarılmış durumda (günümüzde tıp sembolü) iki kobra yılanını görmekteyiz. Bu semboller, yanardağ püskürüklerinin donmuş haline işaret eden, yanlarda çift volütlü ionik iki sütun (Hayat Ağacı) üzerinde (tamu-hesap tahtası-ölüler diyarı-cehennem), tüm sembollerin hakimi olan Güneş kursunun tam ortasındaki akbaba başı, solundaki İkiz yılanlara bakar şekilde tasvir edilmiştir (C).

 

Üstte İkiz tanrıçalar. Aşağıda, çift başlı kartal olduğu savlanan kabartmadan görünüm. Tanrıçalar, İkiz yılan tanrıçalarıdır. Etekteki drapelerden her biri, ikiz yılanlardan birinin gövdesini betimlemektedir. Sol omuzlarında birer akbaba var. İleriye doğru uzattıkları sol elleri üzerinde, çember şeklinde öbeklenmiş ikişer yılanın başları, sola bakmaktadır.[18]

 

Akbaba ve kobra yılanı tasvirlerinin bir benzerini, daha açık bir şekilde, İkiz tanrıçalar kabartmasında görüyoruz. Olasılıkla tanrıçaları üstünde taşıyıp onları Anadolu’ya getiren akbaba ve kobra yılanı, bu tasvirde de yer almaktadır. Betimlemeyi dikkatlice inceleyecek olursak, bize göre sağa (doğu) bakan hayvanın başının, Akbaba değil kobra yılanını tasvir ettiği anlaşılıyor. Kobra yılanları burada da iki tanedir. Sola bakan akbaba (1) solda (batı) tasvir edilmiş. Kuyruğuna kadar uzanan gövdesi ve bize göre sola uzanan sağ ayağıyla betimlenmiştir. Sağa (doğu) bakan kobra yılanının (2) gövdesi (2a) akbabanın gövdesi gibi aşağıya kadar uzanıyor. Ancak, kuyruk kısmı diğer yılanın yanında çöreklenmiş durumdadır. Diğer kobranın (3) kuyruk kısmı, akbabanın sağ bacağı üzerinden aşarak, gövdeyi çaprazlama geçtikten sonra, “2” nolu kobranın, kesik çizgilerle gösterilmiş gövdesinin altından geçip, tabanda tekrar görülmesinin ardından, akbabanın sağdaki kanadının altından çıkarak, “2” nolu yılanla, tam olarak yüz yüze gelmektedir. Yani bu tip anlatım tarzıyla sanatçı, Pasifik’in iki yanında, yüzleri karşılıklı birbirine bakan Gog-Magog fay merkezlerini (İkiz yılanlar) ifade etmek istemiştir.

 

A= Çift başlı Eti kartalı olarak tanımlanan sembol; B= Sembol üzerindeki ayrıntılar: 1. Akbaba başı ve gövdesiyle sağ ayağı: 1a: Akbabanın, olasılıkla yılanın üzerine basan sol ayağı; 2. Kobra yılanının başı; 2a. Yılanın aşağıya doğru uzanan gövdesiyle, tabanda kıvrılıp kümelenmiş kuyruğu; 3= İkinci kobra yılanının başı; 3a. Akbabanın sağ ayağı üzerinden kıvrılıp, gövdesini çaprazlama geçtikten sonra, diğer yılanın 2a gövdesinin önce altından, sonra da tabandan yukarı çıkıp “3” nolu başla birleşen gövdesi. İkiz kobra yılanları, bize Mısır’ın ikiz kobra yılanlı tanrıçası Wadjet’i hatırlatır.

(Dick Osseman, Netherlands, 2004).

 

 

Antik Mısır’da, aslan başlı tanrıça Wadjet. Başında taşıdığı ikiz kobra yılanıyla dikkat çekiyor.

(www.ladyoftheflame.co.uk/gfx/wadjit1.jpg).

 

 

Dolayısıyla tasvir, Kem-MU doğrultusunda oluşmuş bir felaketi, ya da bu facianın sonrasını tasvir etmektedir. Bunu, Küçük galerinin duvarlarında, IV. Tudhaliya’nın yukarıda anılan kabartmasından (2) bir önceki eserde de saptayabiliyoruz (1).

 

Eserde (1), Eti Kılıç tanrısı olarak tanımlanan figür, elindeki iki aslan betimlemesini baş aşağı olacak şekilde tutuyor. Göğsü, sanki ortadan ikiye ayrılmış gibi. Sanatçı, aynı hayvana ait iki ayrı betimleme oluşturmuş. Ters yönlere gider şekilde gösterilmiş hayvanların, toprağı eşeleyip çöküntülere neden olan porsuklar olduğunu anlamak zor değil. Başları sağa ve sola bakan porsuklar sinirli ve kükrer durumdalar. Büyük tufana neden olan Apollon karneios (Marduk), yani volkanik olaylar, toprak altını işleyen bu hayvanlarla ifade edilmiş. Volkanik püskürüklerle Büyük sel olayının, batıdan doğuya tüm Kem-MU ülkesini etkilediği ortadadır. Porsukların gövdeleri üzerinde en dikkat çekici özellik, aynı Aztek tanrısı Viracocha’nın pantolonu üzerinde gördüğümüz, daireler içinde betimlenmiş kent motiflerinin varlığıdır. Sağdaki porsuğun gövdesindeki dairelerden sol üsttekinin ortasında güneş çarkı (svastika), bunun altındaki çemberin ortasında ise küçük bir daire daha var. Soldaki porsuğun üzerinde de var olan kent motiflerinden birinde, çok köşeli geometrik bir bezemenin varlığı seçilebilmektedir. Sağa (doğu) ve sola (batı) doğru giden porsuklar, Kem-MU uzantısındaki şehirlerin, dolayısıyla bu şehirlerde yaşayan insanların da ikiye ayrıldığını betimlemektedir. Günümüzdeki bir sanatçının, bu denli ayrıntılı ve karmaşık olayları, bir tek eserde ve bu kadar başarılı afişe edebileceğini, doğrusu pek sanmıyoruz. Binlerce yıl sonrasında yaşayacak insanlara, günümüzdeki karmaşık olayları bu denli somut verilerle aktarabilmek, oldukça zor olsa gerektir.

 

Eti’lerin Nuh tasvirinden ayrıntı. Göğsü üzerinde taşıdığı porsukların sırt ve göğüslerinde, Kem-MU doğrultusundaki kentleri ifade eden sembollerden detay görünüm.

Büyük olasılıkla,  doğal aşınmalar nedeniyle, çemberler içindeki motifler günümüze tam olarak ulaşamamıştır. Her şeye karşın, yerinde ve dikkatlice yapılacak çalışmalarla, daha ayrıntılı bilgilerin elde edilebileceği sanısındayız. İnka tanrısı Viracocha’nın pantalonundaki motiflere benzer şekilde olduğu saptanabilen güneş çarkı (svastika-haç) biçemindeki işlemeler, Hıristiyanlık sembolü zannedilmesi nedeniyle zarar görmüş olabilir. Biz, sağdaki porsuğun gövdesinde üç adet içiçe çember şeklinde dairesel motiflerle, bunların içindeki geometrik bir takım desenler yanında, tam ortalarındaki küçük çemberlerin içinde iki adet (x), ve bir adet (+) güneş çarkı; soldaki porsuğun sırtında, bir çemberin içinde görebildiğimiz geometrik desenlerin neredeyse tamamını, bir diğerinin ise yalnızca iç çemberini saptayabildik.

 

 

a. Tutankhamon’un ölü maskı. Yaklaşık İÖ 1330. Maskın alnı üzerinde Keşiş akbaba ve kobra yılanından oluşan Wadjet görülüyor.

b. Kobra yılanının açık görünümü.

a. (www.crystalinks.com/wadjetmask.jpg).

b.(i304.photobucket.com/.../SOUL1BNS/wadjet.gif).

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 a= Tutankhamon’un maskı üzerindeki, solda (Khem’in batısı) Keşiş akbaba ve sağda (Khem’in doğusu) kobra yılanı Naja naja oxiana’dan ayrıntı; b= Khem (Ra’nın) gözünden ayrıntı: 1. Nekhbet (bugün de Taklamakan’ın batısında yaşayan Keşiş akbaba); 2. Tanrı dağları; 3. Wadjet (Taklamakan’ın doğusunda yaşayan Naja naja oxiana-kobra yılanı). Her ikisi, Tanrının gözünü koruyan kutsal hayvanlar olarak kabul görmüş; 4. Altın (Sumir-Sumeru) dağları (gözün alt çizgisi-Altun Yaruk); 5. Hindikuş dağları; 6. Karanlık dağları; 7. Karakurum-Tibet platosu aralığı.
a. (www.egyptpyramidhistory.com/.../wadjet.jpg).

b. (www.egyptpyramidhistory.com/egyptian_cults/im...). 

Kabartmada dikkati çeken akbaba ve kobra yılanı tasvirleriyle, aynı IV. Tudhaliya kabartmasında tanrı Sarruma’nın elini uzattığı önündeki sembole benzer biçimi, Aztek tanrısı Quetzalcoatl’ın  (Quetzalcōhuātl)  ikiz yılanlar betimlemesinde de görmemiz, son derece ilgi çekicidir. Tasvirde, tanrının her iki elinde tuttuğu çubuğun uçlarında tasvir edilen akbaba ve yılan betimlemelerini doğru konumlandırmamız için, çubukları saat

 yönünde çevirerek yatay duruma getirmemiz gerekiyor. Bu durumda, çubuğun uçlarındaki akbaba ve yılan tasvirlerinden yılanlar sağda, akbabalar ise solda, yani Mısır ve Eti’lerde saptadığımız gerçek konumlarını almaktadırlar. Aynı işlem aksi yönde yapıldığında,  sol çubukta yılanın başı ters dönüyor (= yani batıda yılan yok); sağ çubukta ise akbabanın başı ters dönüyor (= doğuda akbaba yok). Bu konumdaki tasvirde anlatılmak istenen, bize göre sol çubuktaki hayvan tasvirlerinin, Nuh tufanı öncesini, sağ çubuktaki tasvirlerin ise Büyük tufan sonrasını ifade ettiğidir. Bu çerçevede, sol elinde tuttuğu yılanın ikiye ayrılmış olarak betimlenmiş olması, Kem’in doğusunun zarara uğradığını göstermektedir. Yani sel suları, Tarım havzasının batısına geçmemiş, buraları sağlam kalmış, ancak Kem’in doğu bölgesi çok zarar görmüş. Tasvir bize açıkça, İÖ 4000-3500 yılları arasında Uzak Doğu’da oluşmuş müthiş bir faciayı, yani Marduk ve sonrasında doğan Büyük tufan olayında, Kem’in ikiye ayrıldığına işaret etmektedir. Bu çerçevede Maya, Aztek ve İnka’ların ana yurtlarının da, Asya’da Kem bölgesi olduğunu, Amerika’ya buradan göçtüklerini söylememize gerek olduğunu sanmıyoruz.

 

a= Aslanlardan soldakinin ön ayağı akbaba, arka ayağı kobra yılanı; sağdakinin ön ayağı kobra yılanı, arka ayağı ise akbaba olarak tasvir edilmiş.[19] Her iki aslanın başlarındaki diademlerin tepe noktasında yer alan nesneler Mısır’daki Wadjet (Naja naja oxiana-kobra yılanı) olabilir. Yani Eti’ler Orta Asya’daki Kem’den (Khem) Mu’ya (Japon adaları) kadar olan bölgedeki (Khem-Mu) Büyük tufandan, bu iki kutsal hayvanın verdiği güç ve hızla aslanlar gibi (kahramanca) kaçmışlar; b= Aztek tanrısı Quetzalcoatl’ın bir betimlemesinde, Nergal’in betimlemesine benzer şekilde, her iki yana uzattığı ellerinde, bir tarafı akbaba, diğer tarafı kobra yılanı şeklindeki tasvirleri tuttuğunu görüyoruz. Aynı kökenden kaynaklanan betimlemelerdeki ortak özellikleri yadsımak olanaksızdır.

b. False Gospel in the Stars: Scorpio: (www.watch.pair.com/scorpio.html-81k).

 


IV. Tudhaliya (2) ve solunda Kılıç tanrısı (1) olarak tanımlanan yüksek kabartmalar.

(www.pbhase.com/dosseman/yazilikaya).

 

Kılıç tanrı değil, Nuh (Noah)[20]

IV. Tudhaliya kabartmasının (2) solunda gördüğümüz ve Kılıç tanrı olarak tanımlanmış kabartmanın (1), Eti’lerin mitoslarına ait, kökenden gelen tüm inançlarını sergilediği anlaşılıyor. Buradaki ana figürün Nuh olduğunu şöyle anlıyoruz; Figürün iki elinde tuttuğu aslanlardan bize göre soldaki, batıya göç edenleri; sağdaki ise doğuya göç edenleri simgelemektedir. Ana figür ise, sola, yani batıya bakarak göç ettiği yolu işaret ediyor.  Tasvirde dikkati çeken en önemli özelliklerden biri, aslanların ayaklarıdır. Arka ayaklarının şekilleri anlaşılamıyorsa da, soldaki aslanın ön ayağı kobra; sağdaki aslanın ön ayağı ise akbaba biçiminde tasvir edilmiş. Yani Kem insanları ikiye ayrılmış. Kimi batıya, kimi ise doğuya göç etmişler. Her iki aslan da Kem bölgesi halkını ve oradan iki zıt yöne doğru aslanlar gibi kaçışı sembolize ediyorlar.[21]

Eti’ler, bölgeden ayrılmalarına karşın sembollerini akıllarından çıkaramayıp, her yere taşımışlar. Ayrılık, onları ayırmamış. En altta kılıç olarak yorumlanmış nesnenin, kılıç olmadığı anlaşılıyor. Nuh dahil tüm figürler, tanrıça Tykhe gibi bir geminin pruvası üzerinde tasvir edilmişler. Pruva kısa da olsa, aynı bir gemide olduğu gibi, gerideki gövdeye doğru genişleyerek uzanır şekilde betimlenmiş. Yani Eti’ler Anadolu’ya, tıpkı Etiyopya’lılar (Aithiop’lar-Auseia’lılar) ve Mısırlılar gibi zorunlu bir deniz seyahati sonunda ulaşmışlar. Dolayısıyla betimlemedeki ana figürün bir kılıç tanrısı değil, tam olarak Nuh’un (Noah) tasviri olduğunu anlıyoruz. Tasvir, gerek işçilik ve gerekse kompozisyon ve ifade açısından mükemmeldir. Eti sanatçısının, Nuh’u sağa (doğu) doğru bakarken göstererek, onun doğuya doğru seyahat ettiğini anlatmayı ihmal etmemiş olması da, ayrıca övgüye değerdir.[22]

Yandaki ilk resimde, Eti Kılıç tanrısı olarak tanımlanmış Nergal betimlemesinde:  En altta, kılıç olduğu savlanan geminin pruvası tasviriyle (A), deniz yolculuğu yapıldığına işaret edilmiş. Göğsündeki Porsuk’un üzerindeki dairesel betimlemelerle, aslanların elleri ve ayaklarını; İnka tanrısı Viracocha’nın ellerinde taşıdığı kutsal Kem’in Gorgo, akbaba ve yılan tasvirleriyle pantolonu üzerindeki dairesel kent betimlemelerini karşılaştırınız.

a. (www.pbhase.com/dosseman/yazilikaya).

b. Inca Ruins - Crystalinks: (www.crystalinks.com/incaruins.html-17k).

 

 

 

 

 

 

Nuh’un ayaklarından tuttuğu aslanların açılımı: Kabartmada, batıya göç edenler kobrayı; doğuya göç edenler de akbabayı beraberlerinde götürmüşler. Yani, kobra akbabasız, akbaba kobrasız kalmamış, birbirlerine sıkı sıkıya bağlı kalıp Kem-MU’yu asla unutmamışlar.

 

Eti tanrı, tanrıça ve krallarının tasvir edildiği kabartmalarda, Hurri etkisini görmemek olanaksızdır. Dolayısıyla, Hurri ülkesinden gelen kraliçe Puduhepa’nın Eti’ler üzerindeki gücünü göstermekte ve bu döneme ait oldukları hakkında genel bir kanı oluşturmaktadır. Bu durum, kuşkulardan öte, IV. Tudhaliya’nın, annesi Puduhepa’nın dini olan Hurri dinini öğrenmesinin ardından, Eti devlet kültünü Hurri töre, adet ve geleneklerine göre yeniden düzenlediğini göstermekte olmalıdır. Bu bağlamda, yukarıda anlatılan tüm ayrıntıların, Hurri’ler için de geçerli olduğu ortadadır.

 

a= Kem’in (Khem- Ra’nın gözü-Utchat-Nekhbet) batı ucunu korumakla görevli Keşiş akbaba (Monk vulture); b, c= Aynı bölgenin doğu yakasını koruyan Orta Asya kobrası. Oxus ya da kahverengi kobra (Naja naja oxiana-Mısır’da Wadjet). Ainu (Jomon) ve Mısırlıların başlarındaki diademlerde yer alan kobra yılanı ve akbaba motifleriyle karşılaştırınız.[23]

a. High Resolution Photo: Monk vulture-Dreamstime: (www. Dreamstime.com/monkvulture-image27530-56k).

b. (www.povodok.ru/encyclopedia/ www.povodok.ru/pics/art50/art4910_2.jpeg).

c. redlist.freenet.uzb/rb/rbturk/naja.html: (redlist.freenet.uz/rb/rbturk/naja.jpg).

 

  

Yeryüzünün uzaydan çekilmiş fotoğrafındaki kare içinde, Taklamakan çölünün [Kem-Khem- Güneş’in gözü-tanrının gözü, Okulus (Oculus)- Ra’nın gözü] görünümü. Sağda, Türklerde kem gözün değmemesi için hâlâ daha kullanılan tanrının gözü (nazar) boncuğu.[24] Bu tip boncuklar, en yoğun biçimde Türklerde kullanılıyor. Ayrıca, daha kısıtlı olsa da, matiasma (mati eye) adıyla Yunanlılarda, “evil eye beads” anlamında, Çin, Hindistan, Himalaya ve özellikle Güney Amerika kültürlerinde varlığını sürdürüyor olması ilgi çekicidir. (Büyük Dünya Atlası, 1985).[25]

Yazılıkaya’daki her iki galerinin önüne bulunmuş olan temel kalıntıları, burada mevcut bir tapınağın varlığını göstermektedir. Kutsal alanın güneybatıya bakan bölümü önce bir duvarla kapatılmış, III. Hattuşil döneminde (İÖ 1286-1265) ise, Büyük galerideki kabartmalarla birlikte bir tapınağa dönüştürülmüş olabilir. Tudhaliya’a ait yukarıdaki kabartma, Küçük galeri ve tapınağın inşası, Hattuşili’nin oğlu IV. Tudhaliya dönemine tarihlendirilmiştir.

 

Günümüzde, Hokkaido ve Thoku adalarında yaşayan Ainu erkek tipinden iki örnek: a= İlk örnekte, başındaki diademin ön kısmı, aşık kemikleri ve olasılıkla yılan derisi, arka sol taraftata ise, yılan diş ve iskeleti parçalarıyla süslü, kılıçlı donanımıyla, yaşlı ve sarışın bir Ainu (Jomon);[26] b= İkinci Ainu’da, diademin ön kısmındaki kobra yılanı betimlemesiyle, yılanın boyun kısmında büyük olasılıkla akbaba tasviri var.  Her iki hayvanın Kem, ya da Khem’in sembolleri olduğıunu biliyoruz. Mısır’daki örnekler ve ayrıca Kem’deki Tokar mumyalarıyla karşılaştırınız;[27] c= Kem’de Loulan’da bulunan ve “Loulan Güzeli” olarak adlandırılan Tokara mumyalarından biri. Tarım Havzası’nda, göz biçimindeki Taklamakan çölünün doğu ucundaki Loulan’da bulunan ve İÖ 2000’e tarihlenen en erken mumyalarından biri olan mumyanın giysisi kahverengi tonlarda. Yaklaşık olarak 40 yaşlarında öldüğü saptanmış. Başının yanına yerleştirilmiş bir sepette, buğday (Başak) taneleri bulunmuş.

a. (bp2.blogger.com/.../nm_6R1t3zmc/s400/s_ainu.jpg)

b. (gallery.beardcommunity.com/albums/uploads11/a...)

c. The Takla Makan Mummies: (www.meshrep.com/PicOfDay/mummies/mummies.htm-11k)

 

 

a= Yaklaşık İÖ 2000’de, Kültür taşıyıcısı Tokar Türklerine ait bir freskoda,  ellerinde kompas, gönye ya da pergel taşıyan Nuwa (Nuh)  ve  karısı Fuxi’ye ait duvar resmi. Resimde Nuwa ve Fuxi, tıpkı Marduk’un yaptığı gibi, ellerinde tuttukları uygulamalı matematiğe ait aletleri, tufana neden olan, alttaki ikiz yılanlardan (ejder), yani kıvrımlarla tasvir edilmiş Gog ve Magog fay merkezlerinin oluşturduğu volkanik lavlarından koruyorlar. Eser, Babil’de ele geçen bir silindir mühür üzerindeki tanrı Marduk figürüyle yakın benzerlik gösteriyor. Bu benzerlik, Tokar’ların tufan sırasındaki göç yollarını, yani Çin ve Tokara adaları-Etiyopya-Mısır-Mezopotamya-Kafkaslar ve nihayet Taklamakan’da Kem (Khem) bölgesine doğru olan göçlerine işaret ediyor.[28] Şimdilik kaydıyla da olsa, yalnızca Tokar ve Çinlilerde görebildiğimiz Nuva-Fuxi ikilisine ait tasvirlerse, Tokar’ların, geçmişte Moğolistan topraklarındaki varlıklarının kesin ifadesinden başka bir anlam taşımaz; b= Marduk tasvirinde, tanrı  sol elindeki dairesel açı ölçer,cetvel ya da kompası; sağ elinde, ise kutsal thyrsos’u, ayrıca göğsüne taktığı yeni keşiflerden tekerlekleri, ayağının dibindeki ejderden koruyarak okyanusu aşıyor. a. Nüwa-Wikipedia, the free encyclopedia: (www.en.wikipedia. org/wiki/Nüwa-36k). b= Düzgüner, F. 2007, mimar.ist.).

 

Büyük tufanda, Pasifik Okyanusu’nda kopan tusunami dalgaları ve yoğun yağmurla oluşan sel suyu 300 ayak (= 91,44m) yüksekliğine erişmişti. Bu rakam, yalnızca toprak ve dağlık arazideki katmanlarda tespit edilmiş bilimsel verileri içeriyor. Hesaplamalara, büyük olasılıkla Marduk’un geçerken oluşturduğu hortumlar, olağanüstü tusunami dalga boylarıyla rüzgarların, bazı tepelere ulaştırmış olabileceği suyun, bu tepelerden aşağıya inerken kazanmış olabilecekleri ivme hızlarının hesapların dışında olduğu açıktır. Yani, ilk dalga boyuyla birlikte, suyun 91.44 m’den daha büyük olduğunu, X1 ve X2 noktalarında, dalgalardan daha yüksek olduğu anlaşılan tepeleri aşmış olmasından anlıyoruz. Topoğrafik yükseklikler alınarak gerçekleştirilmiş rölyef haritada, Çin ovasına yerleştirdiğimiz mavi boya, Hoang-Ho boyunca Himalayalar’ın eteklerinde “X1” işaretli yere, diğer tarafta Gobi çölü ve bir iç deniz görünümüne bürünen, sonradan çölleşmiş Tarım havzasına kadar olan alçak seviyedeki bölgeleri istila etti. Burada, ara bir yerden sonra “X2”de koyduğumuz ikinci boya da Chengdu vadisine inemedi (sarı renkte boyalı). Sonuçta, aynı işlem, Si Kiang nehri kıyılarına da uygulandığında, sağdaki haritada görülen şekil elde edilmiştir (assets.weather-forecast.com/.../China.jpg).[29]

 

Porsuk. Negal olarak tanımlanan yukarıdaki kabartmanın, göğsünde çift yönlü olarak betimlenen hayvanla karşılaştırınız.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kılıç tanrıları olarak tanımlanmış, tören sırasında, kuşandıkları kılıçlarını çekerek sağ omuzlarına dayamış durumda betimlenmiş tanrılar geçidi. Bize göre kabartmada, Sonbahar ekinoksunda, tarlaya kalıç’larıyla hasat biçmeye gitmekte olan Eti’ler gösterilmiş olmalıdır. Ellerindeki kılıçtan daha çok kalıç’a benzemektedir.

(www.pbhase.com/dosseman/yazilikaya).

 

 

 

  

Aynı sahneyi ayrıntılarıyla gösterir çizim.

(www.uned.es/.../HITITAS/yazilikaya-swordgod.gif).

 

 

 

a. Kuzey Vietnam’da her yıl geleneksel olarak kutlanan Co Loa festivali, Ay takvimine göre birinci ayın 6-16’sı arasında kutlanıyor. En önde, maden, tahta, su, ateş ve toprağı temsil eden bir bayrak taşınmaktadır. Festival, çalınan çeşitli müzik ve kurbanlarla devam ediyor. Resimde, volkanik lavları örnekleyen, üzeri sarı ve kırmızı renklerle süslü ejderin temsili kuklası; b. Aynı festivalde arka panoda, Gorgo başlı Tüylü kotuz (Yak öküzü)[30] betimlemesinin önünde kırmızı şaman kıyafetli figürler. Önde solda şapkalı, sağ yumruğunu çenesine dayamış naif kişiyle, bunun sağında, şişmanca, kaba sakallı çarıklı figür, hayal perdesindeki Hacivat-Karagöz ve onların giysilerini anımsatmaktadır.[31] Resimdeki geleneksel kıyafet ve ayaklarındaki çarıkları, Eti’lerin kıyafetleriyle karşılaştırınız.

Vietnam Travel Guide-Festivals in the North: (www.vietnam.sawadee.com/festnorth.htm-47k).

 

Manisa Spil Dağı'ndaki (Sipylo>u<s)"Ağlayan Kaya" görüntüsü,  Niobe'nin öyküsü ile özdeşleştirilmiş.(tr.wikipedia.org/wiki/Spil_Dağı-31k).

Sipylos kenti, İÖ 12. yüzyılda, yani daha Atina (İÖ 1000) kenti kurulmadan, günümüzde İzmir-Manisa arasındaki Spil (Sipylos-Sipyloidea) dağıyla Yamanlar dağı çevresinde, dağ ile aynı adı taşıyan bir yerleşim yeriydi. Pelops ise, Anadolu Yunan mitolojisinde Frigyalı olarak bilinir. Bundan da öte, Frigya kralıdır. Aynı yüzyılda yaşamış Tantalos ve eşi Dione’nin oğlu, Niobe’nin de erkek kardeşidir.

 

Carpice’nin saptadığı Kyklop makinelesinden görünüm. (G) harfiyle kodlayıp, kolun dönmesinin sağlanması için gerekli olduğuna inandığımız dönel aksam (Kyklop’un tepegözü) tarafımızdan eklenmiştir (Carpiceci, 1998).

 

 

Mitos geleneklerine göre Tantalos, oğlu Pelops’u tanrılara kurban etmiş ve etini onlara yedirmiş.[32] Bunu fark eden tanrılar, Pelops’u yeniden yaşama döndürmüşler ve Tantalos’u cezalandırmışlar. Daha sonra, büyük bir servetle Peleponnesos’a giden Pelops, oranın kralı olmuş ve Pisa kralı Oenomaos’un kızı Hippodameia’yla evlenmiş. Peloponnesos yarım adasına ismini veren Pelops imiş. Manisa’daki Spil dağında Niobe’nin profilden bir görünümüyle, Yarıkkaya mevkiinde tahta benzer bir oluşumun, Pelops’un tahtı olduğu söyleniyor. 

Pelios’un, “pelios= kara; ops= yüz, göz” anlamlarından gelen Pelops (Πέλοψ) adının açılımı ilgi çekicidir ve onun Aithiopia ile olan bağlarını ortaya koymaktadır. Tıpkı “Aithiopes= Aith>i<op’lar (aith= yanık; ops= yüz, göz)”, yani Etiyopyalılar gibi “Yüzü yanıklar” anlamına gelir. Pelopponnesos’taki kültü, Olimpik oyunlarla gelişmiş, hatta öyle bir birlik kurulmuş ki, o zamanlar bölgeye “Pelops ülkesi” denmiş. Olympia’daki kurban çukurunda (bothros), gündüzün gök tanrısı Zeus adına sunulan kurbanlar, ölüler diyarının[33] tanrıları ve ruhları adına; geceleri de “kara yüzlü” Pelops adına sunulurmuş. Bu bağlamda, Pelops’un yakın ataları Etiyopya’lılarla olan bağlantısı ortadadır.[34]

Pelops’a, kökendeki adları Aith (= Yanık) olan Eti’lerin de tıpkı onun gibi Mezopotamya, Mısır ve oradan da Etiyopya ve Uzak Doğu adalarıyla olan ilişkileri nedeniyle değindik.

 

Diğer tarafta Erhat, Kyklopes (Kyklop’lar) maddesinde şöyle diyor: “Duvarcı Kykloplarsa Anadolu’da, Yunanistan ve Sicilya’da iri taşlarla örülmüş kyklopeen denilen ne kadar sur varsa, hepsinin yapıcıları sayılır. Bunlar ne cin, ne de tanrıdır, tarih öncesi çağlarda şehir kalelerini yıkılmaz, aşılmaz ve alınmaz duvarlarla çevirmek için efsanelik kralların, önderlerin emrine giren bütün bu ulustur. Efsane Kyklopların yardımıyla surlarını yaptıran krallar (Tiryns şehri için) Proitos ve (Argos şehri için) Perseus’tur. Öte yandan bu duvarcı Kyklopların Anadolu’nun Lykia bölgesinden gelme oldukları da efsanelerce belirtilir. Bütün bu kanıtlar bu tek gözlü devlerin yorumlanmasında Hitit kabartmalarının göz önüne alınması gerektiğini pekiştirmektedir. Halikarnas Balıkçısı’nın önerdiği bu görüş tutarlı görünmektedir. Tek yuvarlak gözlü devler Hitit kabartmalarında profilden görülen kişiler olabilir, dev oluşları ve çok iri duvarların yapıcıları sayılmaları Anadolu’daki Hitit surlarının kayaya oyulmuş olmasıyla açıklanabilir. Kaldı ki efsane bu duvarcı devlerin Anadolu’dan gelme, dağ kayalıklarına mezarları kazmakla ün salmış Lykia’dan gelme olduğunu da ayrıca belirtmektedir. Bu sorunun efsane bakımından da, Anadolu ve özellikle Anadolu-Yunan ilişkilerinin aydınlığa çıkarılacağı bir gelecekte çözümlenebileceğine inanıyoruz”.[35]
 

      

Olasılıkla antik terazinin keşfi de, Kyklop makinelerinden doğmuş olabilir. Eti sütun ve başlıklarıyla, diğer aygıtlar arasındaki benzerlik, şaşırtıcıdır. Makinelerin yapısal formunu hâlâ koruyan benzer terazi tiplerinin çok yakın geçmişimizdeki gibi, kimi yerlerde hâlâ daha kullanıldığı bilinmektedir. Mitoslarda, kollarını iki yana açmış, Tepegöz devler olarak geçen Kyklop’ların, bu aletin yaratımında büyük katkıları olduğu kanısındayız (A= Tekerlekler; E-B= Taşıyıcı kollar).

c.(physics.kenyon.edu/.../Balance/Wittenberg20a.JPG).

Öyle görülüyor ki nasıl olduğu bilinmez ama, Erhat da tıpkı Halikarnas Balıkçısı gibi Yazılıkaya’da tanrılar geçidi olarak tanımlanan, profilden betimlenmiş figürlerin, Kyklop denilen devler olduğuna inanmış. Yani, şayet bunlar cepheden gösterilmiş olsalarmış, alınlarının üzerinde tek gözleri olan devler olduklarını görebilecekmişiz. Bu tip sanı ya da varsayımların, Hesiodos’un masallarından da öte, ancak çocuk hikâyelerine yakıştığı açıktır. Bilimsel yönden bakıldığında, tüm bunları anlayışla karşılamak olanaksızdır. Sanki, Halikarnas Balıkçısı’nı Solon, kendimizi de Mısırlı rahip gibi hissediverdik birden.

 

Küçük galeride, tanrıların geçidi olarak tanımlanan kabartma. Bize göreyse, eserdeki tanrı, giysisinin iki yanında gösterilmiş dağ tasvirleriyle, dağların tepesinde betimlenmiş. Bu tanrı, sakallı ve heybetli yüzü, sağ elinde tuttuğu şimşek biçimindeki atribüsüyle, tanrılar tanrısı Teşup’tur (Anadolu-Yunan mitolojisinde Bulut tanrı Zeus).[36] Tanrı, sol elini ileriye doğru uzatmış, sağ elindeki şimşeği, bir mızrak atıcısı pozisyonunda fırlatmak üzeredir. İki basamaklı, tapınağa giriş merdivenlerinin iki yanında iki ionik başlıklı sütun, tapınağın girişinde ise, biraz içeride iki sütun daha görüyoruz. Zeus’un başının üzerinde, yukarıda gördüğümüz Kem sembolü işlenmiş. Fakat ya gördüğü bir zarar, ya da işleniş tarzından tam olarak net değil. Burada önemli olan, Teşup’un Kem’i başının üzerinde taşıması ve sembolün, tapınağın üçgen alınlığının en üstüne yerleştirilmiş olmasıdır. Alınlık,bu yönden ayrıca dikkat çekicidir. Tasvirde, Anadolu-Yunan tapınak mimarilerinde klasikleşen üçgen alınlık geleneğinin, bilebildiğimiz en eski örneğini görmekteyiz. Bu tasvir, Asur kralı II. Sargon’un (İÖ 722-705) ordusu tarafından İÖ 714’te saldırıya uğrayan, Muşaşir (Ardini) Haldi ve Bagbartu tapınağına ait betimlemede saptadığımız üçgen alınlıklı tapınaktan yaklaşık 536 yıl daha eskidir. (www.pbhase.com/dosseman/yazilikaya). 

Mısır tarihi üzerinde yazdığı kitap ve yazılarıyla ünlü Carpiceci,  Mısır’da El-Medina’da bulunmuş bir mezarın duvarında betimlenmiş bir makineden bahsediyor.[37] Yazarın “Pivoted lever machine” dediği makinenin, bir nevi maçuna ya da Kollu ocak çengeli şeklinde olduğu ortada. Böylece, bu mezarda yatmış olan kişinin, tıpkı günümüzdeki Kepçe ustaları (operatör) gibi bir Kyklop ustası olduğunu anlayabiliyoruz. Carpiceci, mezarda oldukça silik kalmış betimlemeyi tamamlayarak, makinenin bir tasvirini gerçekleştirmiş. Tıpkı tek gözlü volkanlar, ya da tipolojik olarak yurtların tepesinde tono denilen yapılara benzer makinenin, dikey hattı çapraz kesen döngüye bağlanmış kolların olduğu yerdeki yuvarlak aksam “Tepegöz= Kyklop”e benzetilmiş. Makineler, bu nedenle Kyklop’lar olarak adlandırılmış olmalıdır. Herodotos da aynı makineye, benzer biçimde “Kanca” demektedir.[38]

 

Yazılıkaya kutsal alanında Tanrılar geçidi olarak tanımlanan kabartmada, iki yanda ionik başlıklarıyla iki sütun görüyoruz. Üslubun Mısır kaynaklı olduğunu, yine Mısır’daki bir Hayat Ağacı motifinden anlamaktayız. İonik volütlü Hayat Ağacı, aynı Yazılıkaya kabartmasında olduğu gibi, Güneş kursuna dayanak oluşturmaktadır.[39]  

 

Khorsabad’tan bir Asur rölyefinde,

Muşaşir’deki üçgen alınlıklı Haldi ve Bagbartu’ya ait Urartu mabedi tasviri. Tapınak, Asur kralı II. Sargon’un (İÖ 722-705) ordusu tarafından saldırıya uğrarken betimlenmiş. İÖ 714. (Lloyd, 1967).[40]

 

 

 

 

 

Betimlemede ilgi çeken özellik, her iki yandaki sütunların tasvirindeki biçimlendirmedir. Dikkat edecek olursak, sütunların olasılıkla dikey olarak üst üste yerleştirilmiş üçlü gruplardan inşa edildiği anlaşılıyor. Bu teknik, sütun, dolayısıyla tapınağın olasılıkla kerpiç üzeri ahşap mimari tarzında inşa edildiğine işaret etmektedir. Yıkılıp toprak altında kalmış olmaları nedeniyle, bugüne kadar böyle bir tapınağa erişilmemiş olması, bu görüşümüzü destekler içeriktedir. Geleneğin, yine kaynaksal olarak Mısır’a dayandığı açıktır. Buradaki sütunları, Kyklop makinelerinin inşa tarzıyla karşılaştırdığımızda, birbirlerine çeşitli yerlerinden bağlarla bağlanmış birleşik gövde yapıları ve en aşağıda sağlam bir alt yapı oluşturan, yaklaşık kare biçimindeki oluşumlarla aradaki benzerlikler, yadsınamayacak ortak özelliklere sahiptir.[41] Bize göre bu özellik, Eti’lerde de mevcut olabilecek Kyklop makinelerinin varlığına işaret etmektedir.[42]

 

Eti’lerin kökenleri

Gerek Frigya kralı Pelops ve gerekse Eti kültürünün yaklaşık İÖ 1200-1100 dolaylarında, Mısır ve Etiyopya’yı hatırlatan ortak verileri, bunların Afrika kültürleri kaynaklı olduklarına kesin gözüyle bakmamızı sağlayacak belgeler oluşturuyor. Kökenleriyse, hiç kuşkusuz Orta Asya’dan Uzak Doğu Endonezya-Japonya adalar grubuna kadar uzanan Kem-MU kültürüne dayanıyordu. Bu kültürün temsilcileri olan Tokar’ların, Büyük tufan sonrası vardıkları Etiyopya, İÖ 3. binde, Doğu Akdeniz ve Ege’deki göçlerin öncesinde yaşanan İÖ 4000-3500’deki Büyük tufanı, tarihsel açıdan oluşan belgeleriyle de destekleyici içeriktedir. Özellikle Homeros’un İliad (İlyada) ve Odysseia (Odise) ile Herodotos’un “Herodot Tarihi” adlı eserlerindeki “Libya ulusları” başlıklı bölümde anlatılanlar, tıpkı Pelops ve “Yüzü yanıklar ülkesi” Etiyopya hakkında, Antik Ege, Anadolu ve Yunan tanrılar pantheon’unun dayandığı kaynaksal kültürü açıkça işaret etmektedirler.[43]

 

Görsel hakkında daha belirgin bilgi edinmek üzere, A-B doğrultusunun üstünde kalan ve görülemeyen üçgen çatının tepe noktası, düz renkle yapılan ek içinde tamamlanmıştır. Tapınağın ön iki yanındaki sütunlardan yararlanarak, tapınağın iç kısmında, gölgede kalması nedeniyle tamamının görülemediği şeklinde, sanatçı tarafından doğru olarak betimlenen içteki sütunlar, daha net bilgi edinmek üzere yerlerinde tamamlandı. Bu çerçevedeki Teşup tapınağından ayrıntı: 1= Üçgen alınlıklı çatı (aetos); 2= Kral IV. Tuthaliya kabartmasında, tanrı Sarruma’nın sağ elinde tuttuğu Kem sembolü (sola doğru ok ve 2 numarayla işaretli); 3= Olasılıkla kanatları açık Keşiş akbaba  (Nekhbet); 4= İkiz yılanlar; 5= Tanrı Teşup’un atribüsü yıldırım; 6= Tanrı Teşup. sakallı ve çatık kaşlı. Başının sağında, omzundan aşağıya inen ikiz yılanlar (siyah renkte) ?; 7= Teşup’un belinin alt seviyesinde, onu zirveye çıkaran dağ tasvirleri; 8= İon nizamındaki sütun başlıkları; 9= Kyklop’lara benzer tarzda inşa edilmiş sütun gövdeleri (tapınağın iç kısmında); 10= Tapınağın cephesindeki sütunlar. Bize göre, tanrı Teşup Kem sembolünü tapınak içinde ve başının üstünde tutarak onu korumakta, ona zarar vermeye çalışan Marduk’a yıldırımlar yağdırmaktadır.

Tarihin başlangıcından beri bazı ayrıcalıklar dışında, insanların aralarında yaşadıkları sıkı bağlantılar, ya kan bağlarına ilişkin olarak akraba ve kardeşler arasında, ya da bir dost, arkadaş gibi tanıdıklar arasında gelişmiştir. Tanımadık kişilerle yaşanan ilişkiler ise, aynı günümüzde olduğu gibi olağan dışı olaylara bağlıdır. Bu bağlamda, Eti’lerle Mısırlılar arasındaki ilişkileri, kısaca gözden geçirmemizde yarar vardır.

 

Mısır’da bir Hayat Ağacı tasviri. Ortada direk şeklindeki betimlemenin üzerinde, altta yer alan volütler İon nizamındaki gibi dışa, gök çizgisine destek olan  üstteki volütler ise içe doğru kıvrık. Bunun üzerinde Güneş kursu var. İki yandaki kadın ve erkek figürlerinin ardında hayvan motiflerine yer verilmiş.

The Tree of Life: (altreligion.about.com/Library/weekly/aa102902a.htm-35k).

 

 

 

 

 

Eti’lerin Mısır’la olan bilebildiğimiz ilk ilişkilerinin, İÖ 1450-1420 yıllarında II. Tudhaliya ile II. Amenofis (Amenhotep-Akheperure. İÖ 1427-1392)[44] arasının diplomatik bir evlilikle ve olumlu bir şekilde başladığı görülür. Daha sonra bozulan ilişkiler, I. Şuppiluliuma (İÖ 1380-1337) ile III. Amenofis (Amenhotep-Nebmaatre. İÖ 1417-1379) döneminde devam ediyor. İÖ 1350 yılında, IV Amenofis (Amenhotep-Akhenaten. İÖ 1350-1334), I. Şuppiluliuma’ya armağanlar göndererek olumlu ilişkilerin devamını sağlamıştır. İÖ 1325’te, Mısır firavunu Tutankhamon’un (Tutankhamun-Nebkheperure. İÖ 1347-1338) dul eşi Ankhesenamon (Ankhespaaton - Ankhesenpaam) Şuppiluliuma’ya, oğullarından birini kendine eş olarak istediği mektuba göre, bu dönemdeki ilişkiler en yüksek seviyeye ulaşmış olmalıdır. Daha sonraları, Eti Mısır ilişkileri bozulmaya yüz tutmuş. Kardeş halklar arasında patlak veren çeşitli anlaşmazlıklar sonucunda, İÖ 1274’te patlak veren Kadeş savaşında, Mısırlılar bozgundan zorlukla kurtulmuşlar. Bu sırada Eti’lerin, savaşın ardından tekrar vasalığı kabul eden Amurru’lara karşı Şam’a kadar inildiklerini görüyoruz. Savaşla ilgili barış antlaşması İÖ 1269 tarihini taşıyor. Yaklaşık olarak İÖ 1256 yılında Hattuşili (İÖ 1315-1282), büyük kızını II. Ramses’e (Ramesses. İÖ 1290-1224), Mısır sarayının baş kadını ve eşi olarak vermiştir. Kraliçe, Mısır’da “Maatnefrure-Maat-hor-neferure” adını almıştı. İÖ 1250-1220 arasında, IV. Tudhaliya  (İÖ 1250-1220) Mısır, Babil ve Asur’lularla iyi ilişkiler kurmuştur. Bu ilişkiler o kadar gelişmişti ki, ülkede ortaya çıkan kuraklık ve açlık sonunda, Mısır firavunu Merneptah (İÖ 1234-1214), kardeş halk Eti’lere, gemiler yükü tahıl göndererek yardımda bulunmuştu.

 

Lapita kültürünün saptandığı Ethi adasının Pasifik’teki yeri.

(www.engineers.auckland.ac.nz/.../image015.jpg).

 Diğer tarafta, Eti’lerin kuzeyde Kafkasya’dan Anadolu’ya girdikleri savı, onların kuzey ülkeleriyle neredeyse yok denecek kadar az olan ilişkileri nedeniyle, kabul edilebilecek bir iddia olmaktan çok uzaktır. Gerek pişmiş topraktan tablet ve figürinler, gerekse keramik, heykel ve kabartma eserlerdeki benzerlik, hatta eserlerin yaratımının altında yatan inanç, sanat anlayışı ve felsefe birliği, onların Mısır ve oradan Uzak Doğu’yla olan kaynaksal beraberliklerini yadsıma, ya da bu konudaki tartışmalara son verecek boyutlardadır.

 

a= Ethi adasının güneydoğu burnunda saptadığımız, büyük olasılıkla Antik kalıntılara işaret edebilecek yapıların genel planı (ölçeksiz plan). Boğazkale’nin planıyla karşılaştırınız: 1. Olasılıkla sur kalıntıları; 2. Sur içinde, duvarları takip eden yollar; 3. Kent kapısı; 4. Kapıdan kent içine ulaşan yol; 5. Kent kalıntılarının bulunduğu alan;  6. Kıyı boyunca uzanıp, güney burnunda kıyıyı takip ederek güneye dönen sur kalıntıları; 7. Sur içindeki alanda, yer yer yapılaşmanın devam ettiği bölgeler. b= Adanın hava fotoğrafı.

b. (http://www.oceandots.com/pacific/newcaledonia/mare.php).

Eti’ler kendilerini Neşa’lılar, kullandıkları dillerini de Kaniş (Neşa-Nesili-Nesçe) olarak adlandırmışlardı. Ancak bu adın Kültepe’den (Kaniş), yani Anadolu’daki yerleşim yerlerinden kaynaklandığı anlaşılıyor. Bu nedenle bu ismin, onların geçmişlerini, yani kökenlerini ifade etmediği ortadadır. Kendi payımıza, Eti’lerin Tevrat’ta geçen “Het>h” ve “Hitti>m” isimleriyle, günümüzde hâlâ süregelen “Aith= Eth” adlarından yola çıkarak araştırmalarımızı bu kapsamda ele aldık.[45] 

Uzak Doğu adalarına hakim Lapita kültüründen, etek giymiş bir figürine ait ayak kısmı.Etekte, Bahar ekinoksunda, doğada hora tepen kadınlar tasvir edilmiş. Yazılıkaya Kılıç tanrıları figürlerinin yan yana yürüyüşleriyle, ayaklarındaki çarıklar arasındaki benzerlikleri karşılaştırınız. Eti’lerdeki figürlerden farklı olarak, İÖ 1600-500 arasındaki bu eserde,  figürlerin cepheden tasvir edildikleri görülüyor.  (mathildasanthropologyblog.files.wordpress.com...).


 

Eti’lerin geldikleri Uzak Doğu’daki adalardan pek çoğunun ismi değiştirilmiş. Bunlardan biri de, Mercan denizinin (Coral sea) içinde yer alan Yeni Kaledonya (New Caledonia) adasının kuzey doğusundan güney doğuya doğru uzanan çizgi üzerindeki Loyauté  (Loyalty) adalar grubunda, günümüzdeki değiştirilmiş adı “Maré” olan “Ethi, yani Antik dönemdeki adı, büyük olasılıkla Aith= Yanık” olabilecek adadır.[46] Dolayısıyla, Eti’lerin asıl adı, günümüzdeki ifadesiyle Yanıklar’dır. Adanın tamamı, düz bir ova görünümünde ve tusunami dalgalarına açıktır. Kuzeydoğu yakınındaki Tanna adasında ünlü Yasur volkanı bulunuyor. Grupta en kuzeydeki ada Ouvéa, bunun güneyindeki ise Lifou adasıdır. Adalarda son dönemlerde gerçekleştirilen arkeolojik araştırmalar, kaya sığınaklarındaki bazı kazılarda sonuçlarını vermiş. Saptanan belgeler, kalıntıların en eski insanlara ait olduklarını gösteriyor (Chou Adamı-Homo erectus pekinensis ?).

A= Ethi adasının sakinlerinden, Lapitalı (Eth) bir kadın tümlemesi; b= Kabartma Eth geyiği betimlemeli mühür ve üzeri delikli, olasılıkla filüt, ya da kaval olabilecek bir enstrüman: c= Anadolu, Yunanistan ve Roma’da Geç Helenistik ve Erken Roma dönemlerinde rastladığımız Terra Sicillata (Sigillata) taklidinde boyanmış, İÖ 2000-500’e ait kulpsuz bardak; d= Terra Sicillata tekniğinde boyalı bir at figürini; e= Bronzdan yapılmış ok ucu.

a-e.(mathildasanthropologyblog.files.wordpress.com...).

 

Terra Sicillata taklidi, kırmızı astar boyaya daldırma tekniğiyle yapılmış bir Lapita mutfak kabı. Kullanılmamış olması, olasılıkla bir mezar hediyesi olduğunu gösteriyor. İÖ 2000-500.

(www.engineers.auckland.ac.nz/.../image015.jpg).

 

Kaynaksal adı Ethi olan adanın kuzeydoğusuna bakan güneydeki ikinci burnunda, hava fotoğrafında plan arzeden, içeriğini bilemediğimiz bir takım kalıntılar saptadık.  Bunların gerçekten Antik bir dokuya sahip olup olmadığının araştırılması gerektiği kanısındayız.[47]  Endonezya adalar grubuyla birlikte “Lapita”[48] olarak bilinen kültüre ait eserler, İÖ 1600-500 arasına tarihlenmiş. Adada günümüzde de çok yoğun ve olağanüstü hüner gösteren taş işçiliği, bizlere ister istemez, Eti’lerin taş işçiliğinde gösterdikleri başarılı çalışmaları hatırlatmaktadır.[49]

 

 

Moreton (Heath-Heth ?) adası (sarı kare içinde).

(upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/7/7b/A...).

 

Eti’lerin kökenleri hakkındaki İkinci saptamamızın, yine Avustralya’nın doğusundaki bir adaya rastlaması, bir rastlantı olmamalıdır. Heath adasının adı, günümüzde Moreton adası olarak değiştirilmiş. Tevrat’taki “Heth” adı hatırlanacak olunursa, bu ismin İÖ 3. binden bu yana “Heath”a dönüşmüş, ya da asıl adının, Mezoamerikan kültürleri dil kuramlarına uygun biçimdeki “Heath” şeklinde yazılmış olması, pek uzak bir olasılık olmasa gerektir. Yukarıdaki haritada da görüleceği üzere, Heath adasının Yeni Kaledonya adalarıyla, Lapita kültürünün merkezi sayılan Ethi adasına olan yakınlığı, Eti’lerin burada da yaşamış olabilecekleri nedeniyle son derece dikkat çekicidir.

Keri Hulme imzalı bir yazıda, İngiltere’de Çalılık tümülüsünün batı ucunda bulunan, baklava (eşkenar dörtgen, elmas) biçimindeki bir altın eserden bahsediliyor. Eser, 1808 yılında Richard Colt Hoare ve William Cunnington tarafından ele geçirilmiş. Devizes’te, Wiltshire Heritage Museum’da sergileniyor. Eserin barbaza’sının,[50] olasılıkla ahşap bir parçaya bronz perçinle tutturulduğu saptanmış. Yazar, Uzak Doğu’da mezar hediyesi olarak bulunmuş bir Lapita çömleğinin üzerindeki baklava dilimli motiflerin, Stonehenge’de ele geçen bu altın eserlerle aynı şekilde olduğunu söylüyor haklı olarak. Eserler, Lapita kültürüyle aynı evreye, yani yaklaşık olarak İÖ 2000’e tarihlenmiş. Yine İngiltere’de, Edward Cunnington’un Maiden kalesi civarındaki Dorchester alanında, Clandon tümülüsünden ele geçirdiği altın piramit modeli eser de aynı Stonehenge’dekinin bir benzeri. Ancak yazıda, Batılı bilim adamlarının her zaman yaptıkları gibi, Lapita kültürünün batıdan doğuya uzandığı iddia ediliyor. Batılılar bu ve benzeri iddialarında ısrar ederlerken, İngiltere’de mevcut olmayan piramitleri, Stonehenge’lilerin nereden görüp, bunların taklit modellerini oluşturduklarına bir cevap veremiyorlar. Biraz ters de olsa: “Yoksa, ilk önce İÖ 3. binde altından yapılmış maketlerini İngiltere’de oluşturdular da, daha sonra mı Asya’da X’ian’ın güneyine gelip İÖ 5. binin ilk yarısında Büyük Beyaz Piramit’i inşa ettiler?” sorusu geliyor insanın aklına ister istemez. Diğer tarafta, Tarım havzasındaki Nuh ve eşi Fuxi ile, Sümer tanrısı Marduk’un ellerindeki pergel, gönye ve kompas gibi uygulamalı matematiğe ait aletleri gördükten sonra, Bu modellerin, Çin’deki Büyük Beyaz Piramit’in (İÖ 4000-3500)[51] ölçekli olarak küçültülmüş kopyaları olup olmadığı konusunda kuşku duymamak elde değildir.[52]

Oysa, bu dönemlerdeki Uzak Doğu kültürleriyle Batı Avrupa kültürlerini karşılaştıracak olursak şunları saptamamız mümkündür: 1. Antik kaplarda, pişmiş toprak malzemelerden bildiğimiz önemli ticaret mallarından Terra Sicillata,[53] ya da taklidi olan örnekleri, İÖ 5000-4100’lerden başlayarak Kuzey Kore civarındaki Dawenkou ve İç Moğolistan’daki Yangshao kültüründe görürken, daha gelişmiş olsa da, aynı malzemeyi Anadolu, Yunanistan ve İtalya’da, Geç Helenistik (İÖ 150-30), Erken Roma (İÖ 30-395) dönemlerinde görebiliyoruz; 2. İÖ 2000’lerde Ege ve Akdeniz’de gördüğümüz ve zamanın önemli ticaret metaı olan şarap, sıvı yağ vb. maddeleri taşıyan amphoraların ilk örneklerini, İÖ 5000-4000 (3500) tarihlerinde İç Moğolistan’da Neolitik sonu Kalkolitik başlarına tarihlenen Yangshao kültüründe saptayabiliyoruz; 3. Yine Dawenkou kültüründe tespit ettiğimiz, İÖ 4200-2600 arasına tarihlenen Terra Sicillata taklidi, gaga ağızlı, omuzdan kulplu, ördek tipli, üç ayaklı testi biçimini, Troia’da olduğu kadar Eti Eski Krallık döneminde, İÖ 1600-1500’lerde görmekteyiz.

 

a-c= Lapita sanatında da görülen, kayaların üzerine hak edilerek yapılmış, iç içe daire ya da spirallerden oluşmuş yanardağ (volkan) tasvirleriyle, bir dibek; d= İngiltere’de, Stonehenge yakınında Çalılık tümülüsünden bir altın piramit modeli (Bush barrow gold) ve barbazanı; e= Lapita sanatından, mezar hediyesi bir çömlek. Üzerinde, boyun kısmında ardıllı ok ucu, ağız ve gövde kısmındaki paralel çizgiler arasında, birbirlerine bitişik vaziyette, yinelenerek betimlenmiş baklava dilimleriyle süslü bir mezar kabı. Üzerindeki piramit motiflerinde dört sıra çizgi var. Bu sayının, Stonehenge ve Clandon piramitleriyle olan uygunluğu dikkat çekicidir; f= Yine İngiltere’de, Maiden kalesi civarından Clandon tümülüsünden ele geçen, altından yapılmış diğer bir piramit modeli. Bronz üzeri altın işlemeli parçayla birinin üzeri, paralel yatay çizgiler arası piramidal desenli, pişmiş topraktan iki çömlek.

a-f. (www.celticnz.org/.../Feedback/LapitaFaces4A.JPG).

 

a= İÖ 5000-4000’deki Yangshao Neolitik kültürüne ait bir amphora. Karın üzerindeki halka kulplar, yüksekçe bir yere asıldığını ve içindeki sıvının, kolayca devrilip akıtıldığına işaret ediyor. Üzerinde, kuşkusuz daldırma tekniğiyle yapılmış Terra Sicillata taklidi boya izleri hâlâ görülebiliyor. Bize göre eser, Büyük tufan öncesine ait olmalıdır. Benzer Amphoraları, İÖ 3. bin Ege Göçleri’nin ardından, ancak İÖ 2000’lerden sonra Akdenizde görebiliyoruz; b= Kios’tan yaklaşık İÖ 400’lere ait bir Yunan amphorası. a.http://en.wikipedia.org/wiki/Yangshao_culture. b.(www.whoi.edu/.../chios_amphora_56846_56920.jpg).

 

Bu çerçevede, saptanan tarihleri karşılaştırdığımızda, Uzak Doğu sanatındaki Terra Sicillata tekniği, Ön Asya, Anadolu ve Yunanistan’dan 3950 yıl daha öncedir; amphora üretiminde yapılacak karşılaştırmada, Uzak Doğu’nun 1500 yıl daha erken; hiç kuşku yok ki Uzak Doğu’da, günümüzde Lapita kültürü denen kültürün en belli başlı yaratıcı ve sahiplerinden iken, büyük olasılıkla tektonik nedenlerle, adalarını basan tusunamiden dolayı yurtlarını bırakıp önce Etiyopya daha sonra da Mısır yoluyla Anadolu’ya varan ve Tokar’ların bir kolu olan Eti’ler bile,[54] en az bin yıllık bir gecikme göstermektedirler. Bu tarih, onların ana yurtlarından çıktıktan nice sonra, Anadolu’da buldukları topraklarda yineledikleri gecikmeli kültürlerinin dayandığı, oldukça uzun bir süreci kapsayan göçlerine de işaret etmektedir. Uzak Doğu’daki yüksek kültürün Anadolu’ya vardığı en erken tarihi, üç yüz elli yıllık bir gecikmeyle Troia’da saptayabiliyoruz.[55]

a= Çin’de, Dawenkou kültüründen, İÖ 4100-2600 arasına tarihlenen, kulplu, üç ayaklı ve gaga ağızlı bir testi; b= Eti Eski Krallık dönemine (İÖ 1600-1500) ait gaga ağızlı testi; c= Troia’dan diğer bir gaga ağızlı testi (İÖ 2250-2200).

a. (http://en.wikipedia.org/wiki/Dawenkou_culture).

b. (arttattler.com/.../115.-Spouted-Vessel.jpg).

c. (www.turkleronline.com/.../49testib.jpg). 

Önemli bir Hitit merkezi olan Alacahöyük’ün, Bronz çağı Tokar kültürünün Anadolu’daki temsilcisi olduğu kuşkusuz olan, Hasan dağı yamaçlarındaki Tokarız köyü (yeni adı Dikmen) ile bir bağlantısı yoktur diyebilmek oldukça zordur. Hasan dağına doğru ilerleyen göç yolunun diğer bir kanıtı, Güneydoğu Anadolu bölgesinin Orta Fırat bölümünde, Adıyaman İli, Kâhta İlçesi’ne bağlı Akıncılar Bucağı’nın eski ismi olan “Tokarız= Tokar’lıyız” Köyü’dür. Her iki yerleşim eskiden “Yukarı Tokarız” ve “Aşağı Tokarız” olarak anılıyordu. Bu yerleşimlerin altında, ya da yakınlarında yapılacak araştırmalarda, Tokar Türklerine ait Bronz Çağ yerleşimlerine rastlanabileceğine kesin gözüyle bakılabilir. 

Eti’lerin Mısırlılarla akraba oldukları ortadadır. Tıpkı, İÖ 2000’de Etiyopya, Mısır, Mezopotamya ve Kafkaslar yoluyla tekrar ana yurtları olan Kem’e dönen Tokar’larla, Çin’de Choukoutien’den (Zhoukoudian) İÖ 1000 dolaylarında çıkıp Kem’e varan Chou Türklerinin, aralarında kız alıp vermelerindeki akrabalık ilişkilerini tekrar kurmalarında olduğu gibi. Zaten, benzer ilişkileri Eti’ler de Mısırlılarla yaşamışlardır. Eti’lerin, Tokar Türklerinin Anadolu, Kafkaslar ve Hazar denizinin kuzeyinden Kem’e geçişleri sırasında, Anadolu topraklarında kalan Tokar boylarından biri oldukları, onların Mısırla olan bağlantılarını en iyi biçimde açıklayıcı belgeyi oluşturmaktadır.[56] 


UZAK DOĞU’DA, İNSANIN KÖKENİNDEN GÜNÜMÜZE UZANAN TARİHSEL TABLO:

 

Uzak Doğu’da, kökenden günümüze insan ve yarattığı kültürlerin tarihsel açılımı:[57] A= Çekik gözlü, siyahi Homo erectus (Chou Adamı); B= Beyaz tenli, renkli gözleri çekik olmayan, Tokar Türklerinin atası olabilecek Jomon’lar (Ainu);[58] C= Jomon’lar ve Homo erectusun nesli olan siyahilerin birlikteliklerinden doğmuş Aith’ler (Eth’ler, Yanıklar); D= Jomon genlerinin bazen hakim kıldığı, renkli gözlü Aith’ler; E= Uzak Doğu’daki Buzul dönemlerinde, milyonlarca yıl soğukta bembeyaz buzullara kısık gözlerle bakan Homo erectus’un çekik gözleri, olasılıkla Afrika’nın bol güneşli havasına varınca, Neolitik dönemden başlayarak normale dönmüş olmalıdır. Aynı fiziksel değişim, Afrika ve Akdeniz bölgesine ulaşan diğer çekik gözlü halklar (örneğin Antik Mısırlılar, Sümer ve Asur’lar, Aith’ler ve Yunanlılar) için de geçerlidir. Bu değişimler, Demir Çağı sonlarında tamamlanmış olabilir;[59] F= Olasılıkla, Jomon ve Aith genlerinden türemiş Yunnanlı Çinliler. Tüm bu genleri potasında oluşturan Khem-MU kültürünün temsilcisi Tokar’lar, Büyük tufan (İÖ 4000-3500)  sırasında Nuh vasıtasıyla Afrika, Mezopotamya, Anadolu ve Avrupa’ya; Büyük tufan sonrasında, Endonezya ve civar adalarda yaşayan halkların, Platon’un “Kritias” adlı eserinde adı Mestor (= “Mest”  kökünden Mestizo: melez, kırma, iki ayrı ırktan gelen insanların bulunduğu yer) olarak geçen Güney Amerika kıtasına olan göçleriyle birlikte de, bu kıtaya yayılmıştır.[60]

1= Alt paleolitikte, Zhoukoudian’da (Choukoutien) Homo erectus (Chou Adamı) fosillerinin bulunduğu mağara ve çevresinde ele geçen, bir tepe oluşturacak şekilde çok miktardaki bademsi (amygdaloide) aletler yanında, etlerin ateşte pişirildiğine işaret eden yanmış hayvan kemikleri, şimdiye kadar bildiğimiz en eski insana ait kültüre işaret etmektedir.[61] Tabloda, siyahi ve çekik gözlü Homo erectusla, aynı döneme ait beyaz tenli, sarışın, kızıl, ya da kumral saçlı ve gözleri renkli olan Jomon’ları görüyoruz; 2= Bu insanların bir kısmı, büyük olasılıkla bölgenin tektonik yapısı, Buzul çağlarında çekilen besin sıkıntısı ve aşırı soğuklar nedeniyle, Orta paleolitik dönemlerden başlayarak Afrika ve Avrupa’ya göç etmişlerdi; 3= Uzak Doğu’da, siyahilerle beyaz Jomon’ların birleşmesinden, Güney Doğu Asya, Endonezya ve civar adalarda yaşayan Aith’lerin (Eth’ler= Ethi’ler= Yanıklar. Lapita kültürü), Üst paleolitik dönemde Lapita’nın alt kültürünü oluşturmak üzere civar bölge ve adalara dağıldıkları anlaşılıyor; 4= Mezolitik dönemde, siyah, beyaz ve yanık tenlilerle birlikte, aşağıdaki resimde de görüldüğü gibi, yanık tenli olup Jomon genlerinin ağır bastığı bazı insanlarda, gözlerin renkli olduğunu görmekteyiz; 5, 6= Neolitik Çağ’da, İÖ 6. binden başlayarak ortaya çıkan Uzak Doğu’nun Hongshan, Zhaobaogou, Shandong, Yangshao, Dawenkou ve Liangzhu Neolitik-Kalkolitik kültürleri, Afrika’da  İÖ 4. bin Mısır ve İÖ 2. bin Ege göçleri öncesinin en büyük kültürü olan Khem-MU kültürünün (İÖ 6.– 5. bin) alt yapısını oluşturmuştur. Bu kültürden doğan Tokar (Tochar) ve Lapita (Lapith) kültürlerini, Pasifik’teki Endonezya adaları; Afrika’da Etiyopya (Aithiopia), Nübye (Nubia), Mısır (Aigyptos); Mezopotamya, Anadolu, İran, Orta Asya’da Tarım havzasındaki Tokar II kültürü ile Hindistan’ın kuzeyinde Kuş (Kush) kültürleri olarak saptayabiliyoruz.[62] Yine bu dönemde, Si Kiang nehrinin kuzeyindeki Hoang- Ho (Pyrphlegeton) nehriyle, güneydeki Si Kiang (Styks) nehirleri arasında kalan Erg-enek-on’da, burada önceden yerleşik olan Neolitik ve Kalkolitik kültürlerin ardından, diğer tüm kültürler öncesi Tokar Türklerini görmekteyiz (Tokar I kültürü). Si Kiang’ın güneyinde ise, Yunnan platosunda, yukarıdaki Neolitik-Kalkolitik kültürlerin topraklarında (denize sığ ve verimli Çin ovasını da içerir. Burası, Büyük tufanda, tusunami dalgalarının ana karanın içlerine kadar girmesine neden olan alandır) gözü olan Yunnan’lı Çinliler yaşıyorlardı.[63] Yunnan’lıların bu niyetleri,  Büyük tufan sonrasında sel sularında yok olup giderek insan sayısı neredeyse yok denecek kadar azalan Erg-enek-on’a saldırmaları ve ele geçirmeleriyle ortaya çıkmıştır. Bu niyetleri ortaya dökülmeden, yani Büyük tufan öncesinde, Yunnan’lıların bir kısmının Nuh’la beraber Afrika’ya çıktığını, Yunanistan’da kurdukları Atina kentinden ve Antik Anadolu halklarının onları Yunanlı olarak adlandırmalarından anlıyoruz;[64] 7= Demiri, tıpkı bakır ve bronzun keşfinde olduğu gibi Tarım havzasına varan Tokar Türklerinin keşfettiklerini, İÖ 1766-366 yılları arasında, Çinlilerin Türkleri “ferocious slaves=  vahşetin köleleri”[65]  olarak adlandırmalarıyla, “ferrous= demirli” kelimeleri arasındaki sıkı benzerlikten anlamak mümkündür. Bunun yanında, Moğol hükümdarı Cengiz (Dengiz) Han’ın [1162-1227 (Temuçin= Demir işleyen), Moğolca: Чингис Хаан]   şeklindeki anlamı da, ayrıca gözlerden kaçmamaktadır. Büyük tufandan iki bin yıl sonra, İÖ 2000’lerde Tarım havzasındaki ana vatanlarına tekrar dönen Tokar’ların, burasının çöle dönüştüğünü görmeleri üzerine,  bir bölümünün Anadolu (Dor’lar ve Urartu’lar. Erken Demir Çağı göçleri), diğer bir kısmının ise Hazar denizinin güneyine (Med’ler ve Pers’ler) ve Karadeniz’in kuzeyinden Yunanistan’a inmeleri (Dor’lar), demirin Asya’daki Tokar’lar tarafından keşfedilmiş olmasından başka bir şeye işaret etmemektedir. Volkanik patlamalar sırasında, arazideki çukurlarda doğal olarak birikip, aktığı oyuğun biçimini alan demir filizini ilk keşfeden Homo erectus’un da Asya’lı olması, yüz binlerce yıl süren görsel tecrübeye dayalı buluşun, Asya’ya ait olduğunun en açık belgesini oluşturmaktadır. Bu kültürler demir üretimine, İÖ 4. binde keşfettikleri bakır ve bronz yapım ve işlemeciliğinde, oldukça uzun bir sürecin (yaklaşık 2000 yıl) ardından geçirdikleri deneyimlerin sonucunda ulaşmışlardı.

 


 

Sonuç olarak, Gazi Mustafa Kemal tarafından ortaya konan “Eti (= Aith= Yanıklar” adı, tıpkı “Yunan” adı gibi Türkler tarafından uydurulmuş bir isim değildir. İsmin kökeninin, tufan sonrası Nuh ve yazıcısı Djehuti’nin karaya çıktığı “Eth>i-opia”nın ilk  hecesinden oluştuğu ve “Yüzü Yanıklar” anlamına geldiği açıkça ortadadır.[66]  

Bize göre, Polenezya adalarıyla Rapa Nui adasından, geleneksel tören kıyafetleriyle iki Aith (Eth) ?[58]

a. (farm1.static.flickr.com/122/268920244_5f3efce...).

b. (farm1.static.flickr.com/50/154407043_2cc7fca0...). 

Hollanda Leiden Üniversitesi’nde prof. dr. R. S. P. Beekes ve dr. L. B. Van der Meer’in yanında Etrüsk dili üzerinde çalışmalar yapmış Jackie Sixx, bir yazısında şöyle diyor: “Bu araştırma, Etrüsk gramerinin şimdilik ne kadar bilindiği üzerine, yeni bir gözden geçirmedir. Burada, kaynak bilgileri edindiğim ve her ikisinin de öğrencisi olduğum, Hollanda Leiden Üniversitesi’nden, prof. dr. R. S. P. Beekes ve dr. L. B. Van der Meer’e şükranlarımı sunmak isterim. Etrüsk grameri üzerine olan bu araştırma, aslında R. S. P Beekes ve L. B. Van der Meer’in ‘De Etrusken Spreken, Cotinho, Muiderberg 1991’ adlı Almanca eserinin 7. bölümünden tercüme edilmiştir.

 

Giriş

Etrüsk dili üzerindeki pek çok görüş, halen kesinlik kazanmamıştır. Yalnız Antik yerleşim yerleri değil, fakat özellikle Etrüsk bilimi üzerindeki en son tartışmalar da buna işaret etmektedir.  Etrüsk dili üzerine en geniş kapsamlı ve en eski eser, A. J. Pfiffig’in ‘die Etruskische Sprache, Graz 1969’ tarihli kitabıyla, daha kısa içerikli olan’H. Rix, La scrittura e la lingua, 1985’ tarihli araştırmalarıdır. Pfiffig’in öne sürdüğü bilgiler çok sağlıklı olmayıp, büyük oranda tartışma götürmektedir: ‘M. Cristofani, Gli Etruschi, una nuova immagine, s.210-238’. Beekes ve van der Meer, Etrüsk dili ve yorumu üzerine çok daha güvenli ve bilimsel olan Rix’e öncelik vererek çalışmalarını buna göre yürütmüşlerdir. Beekes ve Rix, bu dilin ses erimi sistemi dışında, pek çok konuda aynı fikirdedirler”.[67]

Sixx’in Etrüsk dili üzerinde mercek altına aldığı bölümlerdeki “aithi” ve “ethi”yi kapsayan örneklerden ilgi çekici olanlar şöyle:

“…

İsim çekimleri  (The Flection of the Noun)

noun-stems on               -a;     -u;     -e;     -i            -C;         plur.

nom.                             -a,-      &    -u,-      &   -e,-      &    -i,-          -C;         -r

s-gen.                           -as      &nnbsp;    -us      &nnbsp; -es           -is      &nnbsp;   -Cs      &nnbsp;       -ras

s-abl.                            -es      &nnbsp;    -uis        -e(i)s      p; -is      &nnbsp;   -Cs

s-dat.                           -asi      &    -usi                                      -Csi      &      -rasi

l-gen.                            -al      &nnbsp;     -ul           -el      &nnbsp;                  -Cl

l-abl.                             -al(a)s   

l-dat.                            -ale, -althi

loc.                                -e      &nbbsp;                     -e(i)      ;

loc.+thi                         -ethi, -  aithi& nbssp;        -ethi      ;                                  -rthi

…

İsmin –de hali (Locative)[68]

The locative ending was -i; together with -a, this became -ai>-ei>-e. -thi and -t(e) were postpositions, which could be added after the ending -i, hence - aithi >-ethi…”.

 

Çoğul (The Plural)

The plural was formed by adding -r to the stem: ais (god), ais-e-r (gods)). After this -r came the same endings as in the singular. Thereby, before the genitive -s, an -a appears (probably belonging to the -r, so -r<-ra). Another suffix, pointing out the plural, probably a collective form, was -chva, also known as -cva or -va/-ua: f.e. marunuchva "college of maru's".

 

R. S. P. Beekes ve L. B. Van der Meer’in Etrüsk dilinden saptayabildiğimiz yukarıdaki dil kuramlarına göre, ismin çoğul hali doğrultusunda: “Aith>i= Aith’de”anlamına geliyor. İsmin kökü ise  “Aith”dir. Eti’ler dememiz için, ismin köküne -e-r (er) eklememiz, yani “Aith>er” dememizin gerektiği anlaşılıyor. “Ethi” dendiğinde de, aynı “Aith>i” halinde olduğu gibi, “Eth’de” anlamına gelen isme Eti’ler anlamını yükleyebilmemiz için, ismin sonuna yine -e-r (er) eklememiz, yani “Eth>er” dememiz gerektiğini anlıyoruz.[69]

 

Kendi payımıza, hiç de beklemediğimiz ayrı bir konuda bulduk kendimizi. Dilbilimciler tarafından ayrı bir araştırma gerektiren konunun bizi ilgilendiren bölümü, “Aith” ve “Eth” adlarının, ucu Etrüsklere kadar uzanan geleneksel ve kökene dayalı bir isim olduğunun ortaya çıkmasıdır.

Nedenini bilmeden, aramızda bir sıcaklık ve ezelden gelen dostluk bağlarımız olan Japonların, topraklarının güney ucunda kalan Tokar ve Amami adalarının adlarını değiştirmemiş olmaları, bilimsel açıdan gelecekte ortaya çıkarılabilecek yeni ve somut belgeler için dayanak sağlayacaktır. En az Asya halkları ve Türkler kadar gelenek ve tarihlerine bağlı Japonlar, bu örnek davranışlarıyla eşsiz bir övgüyü hak etmektedirler. Diğer tarafta, Uzak Doğu adalarıyla birlikte, “Aithi= Ethi= Eti” adlarının “Hitit” olarak değiştirilmesindeki asıl amaç, ortada değil mi?  

Soyut bir şeyler kaldı geride, yanıtını hiçbir zaman bulabileceğimizi sanmadığımız. Sorun şu: 

ATATÜRK NASIL, NASIL VE NEREDEN BİLİYORDU…?[70]

 

[1] Atlantis, yani yeryüzü, dünya.

[2] Mısır’a Uzak Doğudan gelen mitoslara göre, ışık yaşam; ölüm ise Amenti, yani uzayın karanlık boşluklarıdır.

[3] Kökeni, eskiden Orta Asya’daki “Kem”, yani tanrının gözüne (oculus-okulus- Ra’nın gözü) benzetilen Sincan’daki (Xinjiang özerk bölgesi) Taklamakan çölü. Tufan öncesi, bölge çöl olmadan önce burada yaşayan insanlar Khem-Mu’lulardı. Djehuti, tufan sonrasında Afrika’ya göçen bu insanların, kurdukları en son kültürü oluşturan Mısırlılara, bu nedenle “Khem insanları” olarak sesleniyor. Zira kendisi de Kem’den gelmiştir. Kem’in bir zamanlar iç deniz olduğu hakkındaki söylemler, tufan sonrası Kem çanağında biriken deniz suyunun bölgeyi işgal etmesi ve çok uzun bir süre sonunda kuruyup çöle dönüşmüş olması nedeniyle doğru olmalıdır.

[4] Hatırlamayacaklar.

[5] Anadolu-Yunan mitolojisinde Thoth olarak bilinen, Mısır’ın en eski tanrılarından. Yabancı bilim adamları tarafından bilimsel sayılmayan Zümrüt tabletlerinde (Emerald tablets), Djehuti’nin anlattığına göre, geldikleri yer UNDAL adası, şehirleri ise Keor’dur. Undal dağları, günümüzde Kuzey Kore’dedir. Diğer tarafta, Keor kentinin içinde gizli olan Kore adı, gözlerden kaçmamaktadır. Bu konudaki yorumu okuyucuya bırakıyoruz. (www.hiddenmysteries.com/freebook/thoth/index.html-4k).

[6] Anadolu-Yunan mitolojisinde, dağların ulu tepelerinin üzerinde (Olympos) oturan Bulut tanrı Zeus’u hatırlayalım.

[7] Erhat, A. (2002) Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, s.184. Ayr. Bkz. Hebe. Erhat, A. a.g.e. s.123.

[8] Uzak Doğuda Antik Türkler, doğaya zarar vermemek için, çizme ve çarıklarını topuksuz olarak üretilerdi. Etilerin tüm giysilerindeki ayakkabı türleri, bu yönden dikkat çekicidir.

[9] Düzgüner, F. (2007) “Bir Güneş (Ateş Kültü) Tapınağı: Pantheon”, mimar.ist, Sayı: 26, s.107.

[10] Aztek Ateş tapınağı için Bkz. Townsend, R. F. (2001) Aztekler, Çev. M. Özdemir, Arkadaş Yayınevi, Ankara, Res. 77.

[11] Düzgüner, F. (2002) “Anaplous ve Prookhthoi’de Yeni Buluntular, Hagia Maria Hodegetria ve Nea Ekklesia (Mesakepion) Kiliseleri”, Annual Supplement of Arkeoloji ve Sanat Magazine 1, s.35, Çiz.4b.

[12] Bu imaj şimdiye dek, bir öküz betimlemesinin boynuzları üzerine yerleştirilen dünya tasviriyle gösterilmiştir.

[13] Eti’ler dünyanın, bir öküzün boynuzları üzerinde duracağına inanacak kadar aptal değillerdi. Gerek Mısır, gerekse Hatti ve Eti’lerin Tokar kökenine bağlı, gelişmiş zeka, sanat becerileri ve olağan dışı kültürleriyle üstün birer ırk oldukları ortadadır.  Bir dünya atlasında, Pasifik okyanusuna bir bütün olarak bakacak olursak, bu okyanusun “öküz” benzetmesini fazlasıyla hak ettiğini görürüz. Ancak, tüm atlaslarda Pasifik’in değil de, Atlantik okyanusunun neden merkez olarak alınıyor olduğunu sorgulamamız gerekir. Diğer tarafta, bugüne dek bu insanları anlayamadığımız için, Çatalhöyük’ten sonraki bu en eski Anadolulu atalarımıza özür borçlu olduğumuz kanısındayız. Her ne kadar “öküz” olarak tercüme edilmişse de bu hayvan, Eti’lerin kutsal boğasıdır. Zira antik dönemlerde, insanları etkileyen her doğa olayı, ya da hayvanlar kutsallaştırılmıştır. Bkz. Düzgüner, F. mimar.ist, Sayı: 26, dn.70.

[14] Çin mitolojisinde, ejderha ve yılanların, nehir ve dere yataklarına hükmetmelerine dair inan için Bkz. Eberhard, W. (2000) Çin Simgeleri Sözlüğü, Çev. A Kazancıgil; A. Bereket, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, s.104-107, 332-334.

[15] Tasvir edilen Pasifik’teki öküz görüntüsünü, ancak harita, ya da uzaydan çekilmiş fotoğraflarda görebiliyoruz. Eti’lerin bunu nasıl gördüğü ve bu benzetmeyi keşfettiklerini anlamak oldukça zordur.

[16] Düzgüner, F. (2008) “İstanbul’da Okeanos’la Tethys’in Kızı Tykhe’nin Forumu: Forum Constantini II”, mimar.ist, Sayı: 30, s.80, 81.

[17] Aztek’ler Aztlan adasından ayrılırlarken, akılları Kem’de kalmıştır. Tanrının gözünün daire şeklinde betimlenmesi hakkında Bkz. Townsend, R. F. a.g.e., Res.33.

[18] Eserin fotoğraf çekiminde sol tarafın çok ışık alması nedeniyle, bu taraftaki ikinci ikiz tanrıça görülememekteydi. Bu nedenle, işlenişleri benzer olan İkiz tanrıçalar ve eser hakkında daha ayrıntılı bilgi aktarabilmek üzere, sağdaki tanrıça figürünü kopya ederek sol tarafa yapıştırmak zorunda kaldık. Durumu belirtmek üzere, ara boşluklar düz renkle ifade edilmeye çalışılmıştır. Yerinde yapılacak çalışmalarda, daha somut sonuçlar alınacağı kanısındayız.

[19] Yani, batıdakiler doğudan batıya; doğudakiler, doğudan daha öte doğuya (Amerika) gitmişler.

[20] Tufan sonrası pek çok gemiyle dünyanın çeşitli yerlerine göçlerin yapıldığı anlaşılıyor. Bu nedenle buradaki kurtarıcının, Eti’lerin Nuh’u olma olasılığı akla gelmektedir.

[21] Nuh tufanında seller, Kem’e (Taklamakan çölü) kadar uzanmıştı. Tarım havzasının bir zamanlar deniz olduğu hakkındaki iddialar bu nedenle doğrudur. Deniz suyuyla kaplı alan, bol suyla beslenemediğinden zamanla kurumuş, tuzlu deniz suyu nedeniyle, uzun zaman deniz suyunun altında kalan, zengin bitki örtüleriyle kaplı toprak, oluşan asit sülfat etkisiyle önce gri çamur haline dönüşmüş, daha sonra diplerde demir sülfürlü tabakalar oluşturarak verimsiz kılıp zaman içinde çölleştirmiştir. Denize kıyı oluşturan sahillerdeki kum tabakasından biraz ötede başlayan, ve deniz suyunun etkisinin kalmadığı yerlerdeki sınırda oluşan yeşil alanlarla karşılaştırınız.

[22] Sembol tüm MU kültürüne aittir. Bu nedenle, Eti’lerin adalardan batıya gidişinde bir problem yaratmaz.

[23] Ainu’lar, Prehistorik dönemlerde Thoku ve Hokkaido adaları yanında, Asya’da Baykal gölünün kuzeyinde Evenki; Sibirya’da Yukagir, Eskimo, Chulchi; Çin’de Ulchi ve Negidal’da açılan Antik mezarlardan ele geçen fosil Ainu iskeletlerinde saptanmış. Günümüzde Japonyanın kuzeyindeki Thoku ve Hokkaido adalarında hâlâ yaşamaktadırlar. Krş. İçin Bkz. (bp2.blogger.com/.../nm_6R1t3zmc/s400/s_ainu.jpg). (gallery.beardcommunity.com/albums/uploads11/a...).

[24] Kem göz’ün bu bağlamdaki asıl anlamı, “tanrının gözü”ne (güneş tanrı-okulus-oculus, Ra’nın gözü) nazar değmesin, yani, “güneş yok olmasın”dır. Özdeyişin, uzun buzul dönemlerinden çıkan insanların, tekrar güneşi görebilme özleminden doğduğu açıktır. Bu insanların çekik gözleri, Homo erectus’un var olmasından, Buzul dönemleri sonuna kadarki evrede, karlarla kaplı buzullar ve gökteki bembeyaz bulutlara binlerce yıl kısık gözlerle bakmak zorunda kalmalarından kaynaklanmış olabilir. Olasılıkla, tufan sonrası Akdeniz’e ulaşan bu insanlar, bölgenin güneşli ikliminde, ancak çok uzun yıllar yaşadıktan sonra günümüzdeki göz biçimine sahip olabilmişlerdi. Yani bu özellik, bölgede hâlâ daha süregelen sisli hava nedeniyle, bölgesel şartların fiziksel yapıyı biçimlendirmesiyle yakından ilgili olabilir. Türklerle Kem bölgesi arasındaki yakın ilişki, onların tarih öncesi dönemlerine ve Tokar’lı atalarına işaret eder. Buna dair belgelerden birini, Nuh’un Allah’tan “Yafet’e genişlik vermesi ve Sam’ın çadırlarında oturması” hakkındaki vasiyetinde de buluyoruz. Gerçekten Moğol ve Türkler, o zamandan beri bölge ve civarındaki çadırlarda oturmayı sürdürmektedirler. Ancak, yaklaşık 1500 yıl sonra döndükleri “Kem”i bu kez çöl olarak bulmuşlardı. Batıya olan Dor vb. göçler buna işaret ediyor. Düzgüner, F. a.g.e., s. 106.

[25] Büyük Dünya Atlası (1985) Arkın Kitabevi, İstanbul.

[26] !950’li yıllarda Ödemiş’te henüz dört, ya da beş yaşlarındayken, dede dediğim “Mutuş ağa” lakaplı, sarışın, mavi gözlü, iri kıyım ev sahibimiz “Mustabey” lakaplı Mustafa bey vardı. O zamanlar sarışın olduğumdan pek çok severdi beni, kendine benzettiği için. Ben de onu tabii. Bu resmi gördüğümde onu hatırladım. O kadar çok benziyor ki.

[27] Düzgüner, F. (8 Kasım 2007) “İnsanın Kökeni ve Kültür Taşıyıcısı Tokara Türkleri”, Arkeo Pera’da Perşembe Sohbetleri.. (168&func=view&id=2818&cadit=42-41k). Düzgüner, F. (2008) “Yurt ve Piramit Mimarisinin Kökeni: Yangshao Kültürü”, mimar.ist, Sayı: 28, s.102-110.

[28] Düzgüner, F. (2007), mimar.ist, Sayı:26, s.108, Şek.9. Nuh ve karısının Çin toprakları kaynaklı olduklarını, günümüzde hâlâ süregelen Çin mitoslarındaki ayrıntılardan da anlamak olasıdır. Ancak, Çin mitosuna ait kaynaklarda, Tokar kaynaklarındaki cinsiyetlerin tersine, Nuwa’ya kadın, Fuxi’ye erkek kimliği verildiği anlaşılıyor. Bu durum, mitosun Çinliler’e, Tokar ve Chou’lardan çok daha sonra intikal ettiğini; olasılıkla mitosu kendilerine mal etmek için, üzerinde bazı değişiklikler yapmış olduklarını ortaya koyuyor. Zira, Tevrat’ta

her ne kadar karısının adı geçmiyorsa da,  Nuh’un cinsiyeti açıkça erkektir. Çinlilerin Nuwa ve Fuxi’den haberlerinin olmadığı, dolayısıyla her ikisinin de Çinli olmadığı ortadadır. Bkz. Nü-Gua (Nü- gua). Eberhard, W. a.g.e., s.228, 229.

[29] Daha sonra aynı işlemi birkaç kez denememize karşın, ne yazık ki aynı başarılı sonuç elde edilememiştir? Nedeni, yinelenen haritada oluşmuş bir takım bozukluklar olabilir? Aldığımız ilk temiz haritada, Balkaş gölü civarında da aynı işlemi deneyerek, elde ettiğimiz tüm sonuçları görmeniz mümkündür.

[30] Uzak Doğu kaynaklı Gorgo başı, volkanik lav ve sel suları içinde kalan kutsal öküzün, lamar’ın içindeyken çektiği acıyı yüze vuran temsili görüntüsüydü. Kotuz için Bkz. Esin, E. (2003) Türklerde Maddi Kültürün Oluşumu, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, s.200, 203, 229.

[31] Bkz. Gölge tiyatrosu. Meydan Larousse/VIII. s.79. Sağlam kanıtlara göre Karagöz oyunu, Mısırlı sanatçılardan alınmıştır. 1517’de Mısır’ı ele geçiren Yavuz Sultan Selim’in Osmanlı’ya getirdiği bu sanat dalının Mısır kaynaklı olması,  Çin’le bağlantılı Aithiopia’da karaya çıkan Nuh’un, Çin’le olan ilişkisinin bir başka kanıtını oluşturmaktadır. ML./X. s.519.

[32] Mitos, geleneksel biçimde masallaştırılmış. Olasılıkla, öldürülen insan Pelops değil, bir oğlu olması için tanrılara adadığı ve Pelops adını verdiği siyah bir koçtur. Çok sevdiği hayvanın etini yedirdiği tanrılarsa, o dönemlerde tanrılara eş koşulan hayvanlardan biri olabilir. Tıpkı, Garipçe Köyü’nde (Liknias) yaşamış Phineus’un başına bela olan Harpya’lar (Harpyia) gibi. Bu bağlamda Pelops’un yaşama dönüşü, kurban edilen Pelops’un  yerine olan gerçek oğlu Pelops’tur?

[33] Akheron, Nun, Ölüler denizi, Kara katranlı nehir, Erg nehri, Lo nehri.

[34] Herodotos Güneş Sofrası’nda yaşayan Etiyopyalılar için şöyle diyor: “…Kambyses’in elçiler gönderdiği bu Ethiopia’lılar kendilerini dünyanın en iri ve en güzel insanları sayarlardı”. Burada yazarın, “İkhthyophagos” lar derken Yüzü Yanıklar, yani Siyah derililerden bahsettiği açıktır. Herodotos (1991) Herodot Tarihi, Çev. M. Ökmen, Remzi Kitabevi, İstanbul, III.20.

[35] Erhat, A. (2002) Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, s.188.

[36] Diğer tüm betimlemelerin aksine, tanrı Teşup başının cepheden tasvir edilmiş olması dikkat çekicidir.

[37] Carpiceci, A. C. (1998) Art and History of Egypt, Casa Editrice Bonechi, Florence, s.72, 73, 140, 141. Düzgüner, F. (2008), mimar.ist, Sayı: 28, s.107, 108.

[38] Herodotos (1991) a.g.e., II.136.

[39] Düzgüner, F. (2007) “Yurt, Praitorion, Kilise ve Cami Mimarisi İlişkileriyle Volkanlar”, mimar.ist, Sayı: 23, s.77-89, Şek.6.

[40] Lloyd, S. (1967) Early Highland Peoples of Anatolia, Thames & Hudson, London, Fig. 130.

[41] Khorsabad’taki Haldi ve Bagbartu’ya ait Urartu tapınağındaki sütunlarda mevcut bağlarla karşılaştırınız.

[42] Kral IV. Tudhaliya ile tanrı Sarruma’ya ait yukarıdaki resimde, tanrının sırtında taşıdığı sembolle karşılaştırınız.

[43] Düzgüner, F. (2009) “Aklanmayı Hak Eden Tarihçimiz: Herodotos”, www.hermetics.org/herodotos.html-113k.

[44] Mısır firavunlarının hüküm süreleri hakkında, çeşitli kaynaklarda birbirine yakın, ancak değişik tarihler vardır. Biz, bunlar arasında ortalama tarihleri almayı yeğledik.

[45] Tevrat (1974) Kitabı Mukaddes Şirketi, İstanbul 1974, Tekvin, 23. 3-20.

[46] “Ethi” adının “Aithi” olarak yazıldığını önce Homeros, daha sonra da Herodotos’tan öğreniyoruz. Homeros (1988) İlyada, Çev. A. ERhat; A. Kadir, Can Yayınları, İstanbul, I 423, XXIII 206, s.589. Yüzü Yanıklar. Homeros (1988) Odysseia, Çev. A. Erhat; A. Kadir, Can Yayınları, İstanbul, I. 22, 23; IV. 84; V. 282, 287, s.430. Herodotos (1991) a.g.e., II. 11, 12, 22, 28, 29, 30, 110, 139, 146, 161; III. 114; VII. 90.

[47] Ethi Map/New Caledonia Google Satellite Maps: (www.maplandia.com/new-caledonia/ethi/-3k). Sand, C. (1998) “Asian Perspectives”, The Journal of Archaeology for Asia and the Pasific, Vol.37.

[48] Lapidary: Hakkâk, oymacı, kıymetli taş kesicisi anlamına geliyor. Bu anlam, Teselyada bir boy olan Lapith’ler (Lapithai) ve Eti’lerin geldikleri ada olabilecek Ethi (Maré) adasındaki Lapita kültürüyle büyük benzerlik göstermektedir. Yeni Kaledonya dilindeki “xaapeta → Lapita”dan gelen kelime, “bir delik kaz” anlamına geliyor. Taş oyma ustalarının, eserlerini kalemle hak ederken delikler kazarak ortaya çıkardıkları göz önüne alındığında, Lapita kültürlerinin, taş oyma ustaları Eti’lerin nesillerinden olduğu ileri sürülebilir görünüyor. Erhat’a göre bu halk, kendilerinden önce bölgede oturan Pelasg’ları kovarak, Pindos, Pelion ve Ossa dağlarının eteklerinde yerleşmişlerdi. Ancak adlarına Knidos ve Rhodos’ta da rastlanması, bize göre onların Teselya’ya yine Afrika’dan adalar yoluyla geldiklerine işaret ediyor. Erhat, a.g.e., s.193. Homeros, Troia savaşında Lapith’lerden bahsederken şöyle diyor: “Ama kapıda iki yiğit adam çıktı karşılarına, Lapith’lerin, taşkın canlı kargıcıların oğulları, biri güçlü Polypoites, Peirithoos’un oğlu, öteki Leontes, insanların başbelâsı Ares’in dengi. Kapıların önünde duruyordu bu ikisi, dağlarda dimdik duran meşeler gibi”. Homeros (1988) İlyada, Çev. A. Erhat; A. Kadir, Can Yayınları, İstanbul, s.XII, 127-194.

[49] (1.bp.blogspot.com/.../s400/granstepset.JPG).

[50] Pırazvana. Bıçağın sapa geçen sivri kısmı. Eser belki de, bir asa şeklinde tasarlanmıştı. Ahşap asanın tepe kısmına takılıp perçinlenen barbazan, gündönümlerinde Stonehenge’nin ortasında güneşe karşı dikiliyor, ışığın esere belli bir açıyla vurması sağlanıyordu ?

[51] Pek çabuk unuttuğumuz geçmişle olan bağlarımıza karşın,  Antik Türkler ve Moğollar tarafından son derece kutsal sayılan bu piramit, bize göre, büyük olasılıkla Adem’in piramit mezarıdır.

[52] Düzgüner, F. (2007), mimar.ist, Sayı: 26, Şek.9.

[53] Chou Adamı’nın (Homo erectus pekinensis) volkanik arazi nedeniyle, Choukoutien’deki arazide bulduğu demir filizine çok şey borçlu olduğu ortada. Öncelikle, sertliği ve kesici özelliğiyle dikkatini çeken bu madeni doğal ki yaşadığı mağaraya taşımıştı. Nemden oksitlenen maden, bir süre sonra renk vermiş, çakmak taşı aletlere şekil vermek için kullandığında ise oluşan kıvılcım nedeniyle ateşi keşfetmişti. Bu nedenle, İÖ 1.800000 myö’den, yaklaşık İÖ 5000’e kadar bu madenle haşır neşir olan Hebei’deki İç Moğolistan insanlarının, yaklaşık 1.795.000 yılda edindiği deneyimlerle, Neolitik dönemdeki çanak çömleklerini Terra Sicillata tekniğinde boyayıp fırınlarda pişirir hale getirmeleri, hiç de kanıksanacak bir olay değildir. Hele, İÖ 4000-3500 arasında bakırı keşfedip onu işleyecek duruma geldikleri düşünüldüğünde, olması gereken, doğal bir sonuç olduğu ortadadır. Nuh’un şarap içtiği biliniyor. Öyle anlaşılıyor ki, onlar da şarapları amphoralarla taşıyorlardı.

[54] Bu tarihler, Etilerin Anadolu’daki varlıklarıyla ilgilidir. Yoksa, Uzak Doğu’da oldukları dönemlerde, yukarıda anılan tüm teknikleri, en geç İÖ 5. – 4. binden beri bildikleri ortadadır.

[55] Troia I’deki ilk yerleşim, yaklaşık olarak İÖ 3000-2500’dır. Tarihlerdeki saptamalar, buradaki eserlerin tarihlemeleri üzerinden gerçekleştirilmiştir. Ancak, pek çok eser üzerinde yapılacak karşılaştırmalı analizlerin de, benzer sonuçlar vereceği kanısındayız.

[56] Düzgüner, F. (2008), mimar.ist, Sayı: 28, s.106.

[57] Tablodaki tarihler, Uzak Doğu kültürlerine göre düzenlenmiştir.

[58] Batılı bilim adamlarına göre, İnsanın kökeni Afrika’dır. Ancak Afrika’da beyaz tenli insan kökenini ortaya koyacak bir fosil türü mevcut değildir ve hiçbir zaman da olmamıştır. Onların bu varsayımlarına göre, siyahi Afrika Homo erectusu (Turkana boy-Turkana çocuğu) buradan dünyaya yayıldı ise, Avrupalıların nasıl beyazlaştıklarını açıklayacak bir verilerinin olmadığı da açıkça ortadadır. Aksinin iddia edilmesi, “Afrikalı Turkana çocuğu Avrupa’ya vardığında, zamanla kendi kendine mi beyazlaştı?” sorusunu akla getirir. Oysa Uzak Doğu’da günümüzde bile hâlâ daha yaşayan Japonya’nın Tohoku bölgesiyle Hokkaidō adasıyla, Bering boğazından Beijing’e kadarki alnda, Ainu’ların prehistorik dönemlerden bu yana süren varlıkları, beyaz insanların geldikleri kökene açıkça işaret etmektedir.* İnsanoğlunun, kâinatın oluşumundan bu yana, tıpkı diğer canlılar gibi evrim geçirdikleri ortadadır. İskelet yapımızdaki Kuyruk sokumu kemiği (Sakrum), genlerimizden gelen varlığını, bazı anormal hallerde ve ender de olsa kendini hâlâ göstermektedir [Görsel belge için Bkz. (1.bp.blogspot.com/.../s400/human_tail8.jpg)]. Bu bağlamda, Charles R. Darwin’in “Evrim teorisi”, Tanrı’nın varlığını yadsıyan bir fikir değil, tam tersine onun varlığını kanıtlayan bir teoridir. Örnekleyecek olursak; insanoğlunun yaptığı ve kendini yaratıcı görüp övündüğü her şey, başlangıçta yenidir, ancak zaman içinde eskimeye, yok olmaya mahkûmdur, yani bir daha var olmamak üzere ölür. Oysa yaratıcı Tanrı’nın ölüm olarak bizlere gösterdiği her olay, yeni bir oluşum, gelişim ve evrime dönüşecek sürekli bir devinim içindedir. Bazı canlı türlerinin doğadan yok oluşları, onların görevlerini tamamlayıp, yeni canlıların oluştuğunu, yeni bir ortamın doğmakta olduğunu göstermekten başka bir anlam taşımaz. Tanrı’nın, tıpkı insanlarda düşündüğümüz gibi, her canlı, doğa ya da uzay parçasını, ayrı ayrı yaratmak için uğraş vermediği ortadadır. Başlangıçta yarattığını, gelecekte ve sonuçta olacağını bildiği gelişim sürecine bırakmış, oluşan her şey, bu devinim süreci içerisinde, doğa ya da kâinata uygun bir şekil ve zamanda biçim değiştirmiş ve değiştirmeye de devam etmektedir. İnsanoğlunun, dünyanın kor biçimindeki ilk halinin ardından geçen uzun bir süreç sonunda, deniz, dağ, göl, bulut, oksijen ve nehirlerdeki tatlı suların yarattığı uyumlu bir ortam içinde oluşan favna ve florayla donanmış doğa harikası ortamında ve tam seçilmiş bir zamanda evrimini tamamladığını görmemek mümkün değildir. İşte insanın bu evrimine ait kültürel verilerin ilk saptandığı yerin Uzak Doğu toprakları olduğunu yadsımak, bize göre Batı’nın büyük bir tarihsel yanılgısıdır. Tüm bunlara, beyazların Uzak Doğu’ya Avrupa’dan geldikleri iddiasında bulunan bilim adamlarının, her zaman olduğu gibi, bu konulardaki yanlış yönlendirmeleri nedeniyle değinmek zorunda kaldık. İçerikte yer alan tinsel bölümün, konudan ayrı olarak herkesin inancı doğrultusunda değerlendirmesi gerektiği açıktır.

* Bkz. Düzgüner, F. mimar.ist, Sayı: 28, s.105, dn.31. Ainu’ların ataları, Hokkaidō adasını Kai, Kuyi, Kuye, Qoy gibi isimlerle adlandırmışlardı. Kuzey Atlas okyanusunda, Karayipler’deki “Turks and Caicos İslands= Türk ve kayık adaları” hatırlanacak olursa, bu isimlerden “Kai”nin  Türkçedeki “kay-kaymak-kayık”; “Qoy”  kelimesinin ise “koy>mak” fiilini, ya da “körfez” anlamındaki “koy” kelimesini hatırlattığı ortadadır.  Turks ve Caicos Adaları-Vikipedi: (tr.wikipedia.org/wiki/Turksve_Caicos_Adaları-52k).

[59] Bu tür fiziksel değişimlerin, tıp doktorları tarafından bilimsel olarak ayrıca incelenmesi gerektiği kanısındayız.

[60] Platon, (2001) Kritias, Çev. E. Güney; L. Ay, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 114 c.

[61] Kansu, Ş. A. (1946)  İnsanlığın Kaynakları ve İlk Medeniyetler, CI, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, s. 91, 94, 95, 161, 162.

[62] İÖ 5. binde, Orta Asya’daki Tarım havzasından, bugünkü Çin ve karşısındaki Japon adalarına kadar hüküm süren Tokar kültürünü (Kem-MU kültürü), dilleri “Tokar A” ve “Tokar B” dilleri olarak ayrılmıştır. Buna benzer şekilde, Büyük tufan öncesinde Uzak Doğu’da yerleşik Tokar kültürü “Tokar I”; İÖ 2000’lerde Tarım havzasına  ikinci kez varan Tokar kültürünü de “Tokar II” kültürü olarak adlandırmak gerektiği kanısındayız.

[63] Düzgüner, F. mimar.ist, Sayı: 28, s.107.

[64] Herodotos, Herodot Tarihi adlı eserinin tamamında, Yunan anakarasında oturanları “Yunanlılar” olarak tanımlamaktadır.

[65] Hsiung-nu (ferocious slaves= vahşetin köleleri) adı, Çinlilerin Hunlara verdiği küçük düşürücü lakaplardan sadece biri. Bu ad, “vahşi, yırtıcı, kudurmuş (ferocious)” anlamına geliyor. İsmin. Volkanlardan akan ve demir cevheri de içeren lavların, önünde engel tanımayan akıntılarına gönderme yaptığı açıktır. Ancak, onlara saygı ifade eden pek çok lakap da takılmış. Bilim adamları, Çin’le ilgili ifadelerinde, Hunları küçük düşürücü diğer lakaplara pek değinmiyorlar. Bunlar arasında, Hsiung-nu, Hiung-nu, Xiong Nu vb. gibi pek çok isimler de yer almaktadır. Bunlar bilimsel literatürde, Çinlilerden önceki dönemlerde Türklerin İç Moğolistan ve Çin’deki varlığına işaret etmesi nedeniyle, kullanılmamaktadır. Turkic World-Huns Dateline-1766 BC-336 AD: (www.s155239215.onlinehome.us/turkic/70_Dateline/71_Huns/hun%20dateline%201%20En.htm-28k).

[66] Tanrı Djehuti Mısır’da, en eski haliyle İbis kuşu şeklinde de betimlenmiştir. Bir bataklık kuşu olması, tufan sonrası bataklık haline gelmiş olan Afrika’da Nil nehri kıyılarını hatırlatır. İbis, Afrika’ya yeni ulaşan göçmenlere, bataklıklarda kendisine yiyecek ararken,  bunların bulunduğu alanlarla basılabilecek kuru yerleri gösterdiği için kutsal sayılmış olmalıdır. Djehuti’yi, Maya’ların yazıcısı Tavşan tanrıyla karşılaştırınız.Coe M. D. (2002) Mayalar, Çev. M. Özdemir, Arkadaş Yayınevi, Ankara, Res.136.

[67] Polenezyalıların, Orta ve Güney Amerika’da azınlık olsalar da hâlâ yaşamakta olan Yüzü Yanık’lardan Maya, Aztek ve İnka’lara olan akrabalıkları yadsınamaz.  Anadolu halkının ise, geçmişi İÖ 6. binlere dayanan Moğolistan, Çin ve Endonezya adalar grubundan gelen Yüzü Yanıklarla, ağırlıklı olarak beyaz tenli, sarışın, renkli gözlü Ainu (Jomon) kökenli Tokar Türklerinin gen ortaklığından oluştuğu ortadadır. Saçın, kimyasal olaylara reaksiyon göstererek renk değişikliklerine uğrayabildiği bilinen bir gerçektir. Tarım havzasında saptanan Tokar Türklerine ait mumyalardan pek çoğunun kızıl saçlı olmaları, Büyük tufan sonrasında deniz suyunun toprakta meydana getirdiği önce asit sülfat, daha sonra da derinlerde ortaya çıkan demir sülfürlü tabakaların etkisiyle oluşmuş olup olamayacağı konusunun, ilgili bilim adamlarınca ayrıca araştırılması gerektiği kanısındayız.

[69] Bazı kaynaşık dillerde yer gösteren isim hali. İsmin –de hali; Bu şekildeki isimlere ait. Redhouse (English-Turkish Dictionary) (1986) Redhouse Yayınevi, İstanbul, s.579.

[70] Konunun Dilbilim kapsamına girmesi nedeniyle, bu konudaki uzman değerlendirmelerine başvurmanın daha sağlıklı sonuçlar vereceği kanısındayız.

[71] Ünaydın, R. E. (1954) Atatürk, Tarih ve Dil Kurumları-Hatıralar, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, s.51-60, 61-65.

 

[Ana Sayfa ][Yazılar