[Ana Sayfa ][Yazılar

      Konsantrasyon

Mouni Sadhu

 IV

 Spiritüel Arayışta Konsantrasyonun Rolü

  

Batıda bu tür bir arayışta olanlara genelde mistikler, azizler ve ruhani arayış içinde olanlar diye adlandırılırken Doğuda onlara yogiler, sadhular ve sannyasinler denir. Bu insanların hayatlarını ve aydınlanma yöntemlerini dikkatle incelediğimiz vakit, onları diğer insanlardan ayıran tek şeyin, her şeyden daha önemli gördükleri bir fikre tümüyle adanmış, keskin bir biçimde yoğun, tek-hedefli, bilinçli bir hayata sahip olmaları olduğunu görürüz.

Azizler ve yogiler kendilerine hâkimiyetlerini sürekli uygulamayla kazanırlar. Aziz dualarına ve ilahi tefekkürlerine gömüldüğünde, bu hale zihni ve duyguları üzerinde belli bir hâkimiyete sahip olduğu için girer. Henüz mükemmel olmasa da elindeki tek araç konsantrasyon gücüdür. Böyle bir insan, konsantrasyon dediğimiz bu yeteneğinin farkında bile olmayabilir. Bir yogi için durum farklıdır; yogi genellikle araçları konusunda hayli bilinçlidir ve belli bir yolu takip ederken ayrıntılarıyla işlenmiş teorilere sahiptir. Okuyucunun görebileceği gibi böyle bir adam konsantrasyonun yoga uygulamaları için vazgeçilmez olduğu gerçeğinin yaşayan kanıtıdır. Bununla birlikte bir yoginin konsantrasyon gücünü hangi özel biçimlerde kullandığı, elimizdeki çalışmanın konusu değildir.

Aziz gece gündüz dualarını tekrarlarken yogi aynı şeyi mantra, nefes ve zihinsel imgelerle yapacaktır. İsmi değişse de araç hep aynıdır. Bu kitapta herhangi bir taraf veya mezhep tutmayan bir bakış açısından konuşacağız, dolayısıyla öğrenci herhangi bir inancı kabul etmek veya reddetmek durumuyla karşılaşmayacaktır.

Yukarıda bahsedilen “hakikat arayıcıları” tiplerinden biriyle karşılaşacak kadar talihli olanlar, bu insanlara dair ilk izlenimin, içinden, derin bir biçimde konsantre olmuş bir insan olduğunu kabul edeceklerdir; yabani zihnin ve onun çocukları olan düşüncelerin yarattığı dalgalarla bir o yana bir bu yana savrulan dümensiz bir gemiye benzemezler.

Şimdi dikkatimizi ruhani arayışın, yine zihnin tek amaçlılığına dayanan, çok önemli başka bir unsuruna çevirelim: Dua. Dua dediğimiz şeyde genellikle kullanılan şey konsantrasyon gücüdür. Dua nedir? Bugünlerde bu kelime genellikle yanlış kullanılmakta ve yanlış anlaşılmaktadır. Bazı okült ve mistik örgütlerin ‘seçkin’ denilen kesimi, duayı çok sevdikleri modern terimle “meditasyon”un farklı biçimleriyle karşılaştırıp bunlar aynıdır demekte fazla aceleci davrandılar.

Duaya karşı pek olumlu bakmayan bazı insanlar kendi tutumlarını haklı göstermek için halka şuna benzer bir şey söylüyorlar: Ciddi bir düşünür için dua komik bir kavramdır; çünkü bir insan bir şey için dua ettiğinde, bu, Kadiri Mutlak Tanrı’ya nasıl davranması gerektiği, kuluna ne bahşetmesi gerektiği konusunda ipucu, hatta nasihat vermek anlamına gelmektedir. Böyle bir anlayış Tanrı’yı en yüce sıfatlarından – alimi mutlaklık, mutlak iyilik, merhamet –  münezzeh tutmaktır.

Ne yazık ki zekâları o kadar küt olmayan çok fazla insan böylesi mantıksız ve haince bir yargıyı hemen kabul ediyor.

Kendine “bilimsel” süsü veren bu bakış açısının ardındaki derin cehaleti ortaya çıkarmaya çalışalım.

 Böyle bir görüş Hakikat’in aydınlanmış aşıklarının çok uzun zaman önce reddettiği çocukça bir kavrama dayanır. Bu görüşün düştüğü büyük hataya göre, Tanrı bir Zat’tır ve yarattığı hayattan farklıdır; Tanrı ile insan zıt kutuplar gibi veya bir madalyonun iki yüzü gibi, sonsuza kadar farklı kalacak iki ayrı şeydir.

Tanrı ve O’nun mahlûklarının böylesi bir özelliğe sahip olduğu doğruysa, bu sözde filozoflar haklı olabilirler; fakat meseleyi dikkatle incelediğimizde bu yargıdaki büyük hata kolayca görünür.

Biz Tanrı dediğimiz Bütün’den ayrı bir şey değiliz. Bilincimiz, ilk bakışta bize sonsuz görünen O’nun bilincinin bir parçasıdır. Yaşayan bilinçten başka bir şey olmayan hayatımız, O’nun Bütün Olan Hayat’ının bir yansımasıdır.

Bütün gerçek felsefeler ve büyük dinler bize O’nun her yerde mevcut olduğunu öğretir; çünkü evrende O’nun olmadığı bir yer yoktur. O’ndan gayri hiçbir şey var olmadığı için, biz ancak O’nda yaşarız.

Bu gerçekler her şeyi baştan sona değiştirir.

Bu anlamda bakıldığında dua dünyanın çok uzakta yaşayan efendisinin bizden ayrı ve yabancı varlığına tapınma anlamına gelmez. Hayır! Dua eden zalim bir tanrıdan bir şey isteyen biri değil, bizzat aynı Mutlak’tan çıkmış bir ışık ışınının kaynağına başvurması ve sonsuz merkezi Işık’a saygı göstermesidir. O yalnızca görünürde (sadece görünürde) ve geçici olarak cüzi bir varlıktır.

Merkezi bilinçten doğrudan çıkan böyle bir varlık (insan), bilinçsiz de olsa yaratıma ve tezahür etmemiş Mutlak’ın tezahür olasılıklarına katılır.

Böyle bir varlığın dualarının işitilip kabul edileceğini ümit ederek tapınması onun en tabi hakkıdır.

Dua sürecini incelediğimizde farklı dua türleri ve dereceleri olduğunu görürüz; bu dualar tamlık ve saflık, dolayısıyla etkililik açısından birbirinden ayrılırlar.

İnsan bilinci Bütün’ün, Bir’in, Tanrı’nın bilinciyle birleşip bir olma kapasitesine sahiptir.

Kimi maddi kazançlar için, kimileri de yakın akrabalarının refahı, hastalıklardan kurtulması vs. için dua eder. Bu düzeyde dua, bazı okült okul ve örgütlenmelerin ilkel “meditasyon” türüne benzeyen en yaygın dua türüdür. Söz konusu meditasyonlar hepsi insanda bildiğimiz en yüksek bilinç tezahürü olan zihin dünyasının belli melekelerinin geliştirilmesini, imgelemeyi, yüce ve yüksek fikirleri amaçlar.

Bu duaların ve meditasyonların ortak temeli duygulara bağlı düşünce sürecidir ve etrafımızda gördüğümüz dua ve meditasyonlar genelde bu türdendir.

Dua kendine denk düşen meditasyon türüne göre bazı avantajlara sahiptir. Çünkü duada okültistlerin çok sevdiği “meditasyonlar”da genellikle olmayan önemli bir şey içerir: En Yüksek Varlık’a belli bir adanma.

Bulunduğumuz planda adanmadan daha arındırıcı bir güç yoktur. Hisleri gelişkin birinin kalbi, zihinsel olarak çok gelişmiş, fakat hisleri kuvvetli olmayan birinin kalbine göre çok daha soyludur.

İstisnai ölçüde gelişmiş insanların günlüklerinde ve biyografilerinde, genellikle, Doğunun ve Batının bu yüce azizlerinin bambaşka bir dua biçimi kullandıklarına tanık oluruz. Bu dualarda dünyevi istekler, bildiğimiz anlamda duygular yoktur; sadece Ilk Hıristiyanların ve azizlerin, örneğin Assisi’li Aziz Francis, Aziz Vincent, Aziz Jean de Vianney (bir asır önce yaşadı) ve halk tarafından o kadar bilinmeyen mesela Doğu Rusya’dan Sarov’lu Aziz Seraphim gibi yüce kişilerin çok iyi bildiği sessiz, mistik, spiritüel bir duadır bu.

Böyle yüce bir dua biçimine yaklaşmayı başardığımızda en yüksek meditasyon türünün neden kitaplarda görünenlerden çok farklı olduğunu ve bu yüce duanın Rişi Ramana Maharşi’nin bahsettiği dua-meditasyona nasıl çok yakın olduğunu anlayabiliriz:

 

“Kusursuz erme tapınmadır ve tapınma ermedir… Bütün benliğinizi ona vererek ve her düşünce ve eyleminizin Tek Hayat’ın (Tanrı’nın) bir işi olduğunu göstererek En Yüce Olan’a tapınmalısınız.”

- F.H. Humphreys’e dersler

 

Ne olağanüstü bir konsantrasyon!

Bu en yüksek dua-meditasyon biçimi düşüncelerin, zihinsel imgelerin, kelimelerin ve duyguların ötesindedir. Onda bir vakitler bildiğimiz hayatı yaratan ilk ışığa erişilir ve ulaşılacak başka bir şey kalmaz.

Günümüzün büyük mistiği ve gerçek bir ustanın öğrencisi olup 1926’da ölen Paul Sedir’in eserlerinde yücelmiş dua formunun birçok bilimsel tarifini bulabiliriz. Çünkü o böyle bir tapınmayı uygulayacak kadar talihliydi. Insanın değişmez alın yazısı ile ilgili olarak ustası bir zamanlar ona şöyle söylemişti:

 

“Yakın gelecek aydınlanmış insanların dualarıyla, bilinçli çabalarıyla değiştirilebilir. Tanrı’nın “kişisel kararı” diye bir şey olamayacağı için geri alınamaz “karar” diye bir şey olamaz; bu kararları kim verecek?

“Evrensel hayatın tezahürü sürekli akan bir nehir gibidir. Dalgalar sürekli biçim değiştirir, hatta nehir bile yatağını değiştirir.”

 

O halde kaçınılmaz kader veya değişmez, sabit alın yazısı diye bir şey yoktur. Yaşayan bilinç –Tanrı- bu tür sınırlardan azadedir, bu sınırları ona kim koyacak?

Eğer Tanrı tek mümkün, dolayısıyla her şeyi, her bir şeyi içeren, tezahürün bütününe tıpkı kadim felsefecilerin eteri gibi nüfuz eden varoluş ise, düşünceleri ve ışınları da yine O’nda, O’nun içinde olmalıdır. Dolayısıyla ona tapınanların duasından gelen güç kendi sınırsız güçlerinin bir parçasıdır.

 “Tanrı” kelimesi yerine “Benlik” terimini kullanan Maharşi bize “Bu benliğin ötesinde ve ondan ayrı hiçbir şey yoktur,” der. Sankaraçarya ise şunu söyler: “Hakikatte bütün evren sadece Ruh’tur.”

Isa “Söyledim, Tanrı’lar sizsiniz,” dediğinde bunu çok daha kesin bir şekilde ifade etmiştir. Yüce Öğretmen bize Tanrı’nın babalığı fikrini vererek En Yüce Olan’la ilişkimizi, zalim bir tanrının geçici hevesiyle yarattığı “şeyler” değil, çocuklarla ebeveyn ilişkisi olarak tanımlar.

Bir çocuğun dua etmesi, bazı düşünürlerin tanımladığı gibi hayır ve şerrin bize çok uzak belirleyicisine bir yaratığın yalvarışından farklı bir şeydir.

Artık duanın, sadece azizlerin değil, sıradan insanında bildiği devasa gücünün nereden geldiğini daha iyi anlayabiliriz. İnsani görüş ve olanaklar açısından bize tümüyle umutsuz görünen yerlerde duanın mantık dışı, olağanüstü bir biçimde yardım ettiği halleri hepimiz okuyoruz, duyuyoruz.

En yüksek meditasyon biçimleri Samadhi’nin süper bilincine açılır. Duayı kullanan Batılı azizlerin vecd halleri bu süper bilinç hallerine akrabadır. Thomas a Kempis’in Imitation of Christ kitabı etüt edilirse, samadhi halinin yalnızca yogilere mahsus olmadığı anlaşılır. Başka ülkelerden ve kültürlerden edinilmiş bilgiler genellikle merakımızı daha çok celbeder, bununla birlikte sık sık görülür ki aynı şey çok uzun zaman önce kendi ülkemizde başka biçim ve isimler altında zaten mevcuttur.

Bilge Ben-Akiba çok yerinde bir ifadeyle şunları söylemiştir: “Bütün bunlar önceden, çok önceden vardı; bu dünyada yeni hiçbir şey yoktur.”

Gerçek duada popüler meditasyonda olmayan başka bir unsur daha vardır. Kısa bir süreliğine de olsa, En Yüce’ye teslim olmak.

Tanrı’ya eksik ve kusurlu olsa da teslim olmayla kast edilen şey gerçekte nedir? İnsanın kendi sandığı şeyi, ölümlü ve cüzi bedenini, duygularını ve düşüncelerini, genel kabul gören teoriye göre “ruhu” dediği şeye teslimi.

Bu yanlış bir şey mi? Kesinlikle hayır! Insan kendinin gerçek olmayan bir yanını geçici bir süre için teslim ettiğinde bile, içinde daha yüksek bir ilkenin var olduğunu –bilinçaltıyla bile olsa- kabul ediyor demektir. Ve bu kuşkusuz insanda bir ilerlemedir.

Birçok insan için dua meditasyondan daha kolaydır. Onlar için dua hem daha yakın, hem daha anlaşılır, hem de içgüdüsel olarak daha doğal bir şeydir. Maharşi şöyle der: “Doğal olmayan kalıcı değildir, kalıcı olmayanın peşine düşmeye değmez.”

Daha yüksek meditasyon türlerini bilenler, her zaman meditasyonun karlı doruklarını, bu doruklardan görülen sonsuzluğun eşsiz manzarasını tercih ederler. Fakat Sonsuz Efendi’ye, egolarını ve açgözlülüklerini bırakarak yaklaşanlar da aradıklarını bulacaklardır. Erdikleri mistik ülkede aşkla Hikmet’e varan yüce azizler, hikmetle Aşk’a varan yüce alimlerle karşılaşabilirler.

Yağmur damlası nasıl sonunda okyanusla vuslat ederse, bütün insanlar kendi bağımsız varlıklarını yitirecek ve Mükemmellik denizinin sükûnetine kavuşacaklardır.

 

[Ana Sayfa ][Yazılar